16 Ağustos 2025

luxemburg parıs dısneyland bruksel amsterdam

 İzmirimizden Düsseldorfa uçuyoruz.Buralarda saat, bir saatle geride.Otobüse yerleşmemizin ardından Lüxemburga yola çıkıyoruz.Kırksekiz kişiyiz.Konuşkan bir rehberimiz var, İlker Bey.Hemen bir açıklamayla başladı.Oturma düzeni adil olsun diye yirmidört çifti, gün sayımıza böldü; böylece atlayarak oturacağız ki, herkes o an oturduğu yere, saat yönünde ilerleyerek , son gün gelebilecek.Böylece ön-arka sorunu yaşanmayacak.Güzel bir uygulama oldu. Yol boyu nasıl yeşil anlatmak zor.Gözün alabildiğine araziler ve yeşil. Luxemburg olarak anılan şehir, aynı adlı ülkenin başkenti.Doğal kale görünümündeki Lüksemburg'da panoramik olarak, Kirschberg platosuna kurulu yeni şehir ve AB binaları ve tarihi merkezdeki dükalık sarayı, meclis ve bakanlık binaları, Anayasa, II.Guillaume ve Silah meydanları, Adolphe Köprüsü, Notre Dame katedralini görüyoruz.Ertesi günü iple çekiyorum çünkü bu eski şehri yürüyerek gezeceğiz. Şehrin kuzeyinde Alzette nehri, güneyinde Petrusse nehri, ortalarında da ortaçağda inşa edilen Luxemburg Kalesi var.Dingin sularıyla ve üzerinde yerleştirilmiş gibi süzülen yaprakları ve fotoğraflarda gerçeğinden ayırt edemeyeceğiniz yansımalarıyla sokaklarını adımladığımız masal şehir. Petrus Vadisi, eski şehir merkezi, daracık sokaklar, şehir katedrali, Dükler Sarayı...Yukardan bu güzel şehre bakmaksa çok güzel, minyatür izliyor gibiyim, nehrin kenarına dizilmiş güzelim evler, aradan uzayan kuleler, köprüler.Bu ortaçağ şehrine ışınlanmış gibiyiz.Gezi sırasında mola ver diye seslenen parklar, bahçe, restaurant ve evler var. Petrus nehrinden geçişi sağlamak için yapılan o harika köprü, Adolphe Köprüsü 153m ve dört şeritli, ayrıca yaya yolu da var.Luxemburg'un özgürlüğünü temsil ediyormuş.Yapılalı yüz yılı geçse de, bundan sonra yapılan bir köprü olmadığından adı, halk arasında Yeni Köprü. Luxemburg'da konaklıyoruz, otelimiz Hilton Double Three. Ertesi gün, Metz'e hareket ediyoruz; birçok Ortaçağ anıtı ve kentin surları ile etkileyici bir tarihi doku, yemyeşil bir doğa ve nehir boyunca uzanan bu şehir bizi bekliyor . Fransa'nın kuzeydoğusunda Lorraine Bölgesi’nin merkezi. Moselle ve Seille nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş. Yaklaşık 3000 yıllık geçmişe sahip şehrin merkez nüfusu yaklaşık 125.000. Roma İmparatorluğu döneminde isyancı Galyalıların en önemli şehirlerinden birisi olan Metz tarihte bir dönem Almanların egemenliğine de girmiş. De Gaulle Meydanı ve yakın çevresindeki caddeler Alman Bölgesi olarak biliniyor.Yaklaşık kırk yıllık Alman hakimiyeti döneminde inşa edilen ve meydanı selamlayan iki önemli yapı: İlki Metz tren garı. Gri kumtaşından yapılmış olan gar binası 1908 yılında tamamlanmış. Rivayet o ki Almanlar bu garı 24 saat içinde 100.000 askerlik orduyu ve mühimmatı taşıyabilecek şekilde planlamışlar. Zaten oldukça gösterişli ve büyük, buraya fazla olduğu kesin. Diğer bina ise tam meydanın karşı köşesinde yer alan devasa Posta Binası. 1911 yılında tamamlanmış olan bina kiremit renginde. Kiliseye koşuyoruz; yemekti, gezmekti derken ve şehirde bir festival geçit töreni ve pazar kurulduğundan caddelerde her yerden geçiş yok, kapatılmış, umarım gezmeye süremiz yeter.Dışardan gördüklerim ve dinlediklerim:ar, yollar kapatılmış.Vakit yetmeyecek sanırım: Gotik stilde inşa edilmiş St. Etienne Katedrali'nin tarihi 3. yüzyıla kadar gidiyor. Devasa, toplamı 6500 metrekare imiş. 1877 yılında şehirde çıkan yangın Katedralin bir bölümüne zarar vermiş ama sonradan onarmışlar. Yalnız onarırken bu sefer batı kanadında başka bir yerini tahrip etmişler. Bu yüzden bati kanadı neo-klasik iken sonradan neo-gotik hale gelmiş. Katedralin en önemli özelliklerinden birisi de Fransa'daki en büyük vitray resimlerinin bulunduğu katedral olması. Minik heykellerle süslü dev kapıdan giremiyoruz, çünkü geçiş kapatılmış, engelleyici metallerle geçit için yol bırakılmış, onu aşmak için koşuyoruz, epey ilerden açıklık varmış.O arada geçit ve kalabalığı izlemek eğlenceli.Yol bittiğinde otobüsümüzün yanında buluyoruz kendimizi, kilisenin olduğu tarafa ise geçemiyoruz.Bu kötü oldu. Paris'e doğru yola çıkıyoruz. Panoramik olarak; Rivoli Caddesi, Vendome Meydanı, Notre Dame Kilisesi, Eiffel Kulesi, Zafer Anıtı, Opera Binası, Louvre Müzesi, Orsay Müzesi, Concorde Meydanı, Champs Elysees, Trocadero Meydanı'nı görüyoruz.Arkası yarın diyor rehberimiz. Konaklamamız İbis, Paris Bastilla Opera Otelde.Eşyalarımızı bırakıp eşimle çevremizi keşfetmeye çıkıyoruz, çünkü otel çok merkezi bir yerde, şanslıyız.Harika

caddelerden birinde yürüyüp, nehre ulaşmayı amaçlıyoruz. Gecesi de öyle güzel ki, nehir yerine vaz geçip, iki ayrı caddeyi turluyoruz.Her yerde cep telefonu programı ile kiralanabilen ve yaygın kullandıkları scoterlar var.Denemeyi düşünüyoruz.

Sabahtan Seın Nehrindeki tekne gezimizi yapmaya gidiyoruz.Nehir kenarına gelene dek yine Paris'in ünlü caddeleri, saray ve binalarını geçiyoruz.Bu geçişler sonrasında kendimizce gezmek için harita ve şehir rehberi kitabından sonra bazı yerleri belirlememiz için harika oluyor.İşte nehrin kenarından güzel Eiffel.Güzel fotoğraf kareleri yakaladığımız bir yer.Bütünüyle görülebiliyor.Geziden sonra buradan giriş yapacağız, Eiffel'e.Yanları tamamen cam, hatta açılabiliyor, üstü de düz bir terastan oluşan gemimiz ile yağmur çiseleyen ve Paris'e yakışan bir havada Seine Nehri turumuza başlıyoruz. teknelerle Eyfel Kulesi ve Notre Dame Katedrali arasında bir tur atıyoruz.dolaşırken de geçtiğiniz önemli yerleri tanıtan anonslar yapılıyor ama ne yazık ki Türkçe yok. 360 derece Paris manzarası nefis.Notre Dame Katedrali yönüne doğru geziye başlıyoruz. Sırasıyla Invalides, Pont Alexandre III, Grand Palais, Petit Palais, Concorde Meydanı, Tuileries Bahçesi, Orsay Müzesi, Louvre Müzesi, Pont des Arts, Institut de France, Pont Neuf gibi birbirinden önemli yerler bir solukta, bir arada.. Fransa’nın en önemli dini yapısı olarak anılan Notre Dame Katedrali, Keltler ve Romalılar tarafından da kutsal sayılan, Sen Nehri kıyısındaki alana 1163-1334 yılları arasında inşa edilmiş. Gotik tarzı ile göz kamaştıran Notre Dame'ı, 2006'da geldiğimde gezmiştim , bu ünlü katedral dışardan da oldukça görkemliydi.15 nisan akşamında çıkan yangında, 8,5 saat sonra söndürülebilmişti,96 m.lik büyük kule artık yok ve tadilatta, bundandır gezilmesine izin yok. Bu noktadan sonra Île de la Cité – Cité Adası‘nın sağından dolaşıp, Notre Dame Katedrali‘ni geçerek Seine Nehri üzerindeki adalar: Saint Louis Adası – Île Saint Louis‘nin arkasından, Institut du Monde Arabe‘ın oradan geri dönüp, adanın diğer tarafından geri tura başlıyor ve aynı noktalardan geçip ilk kalkış noktasına, Eyfel Kulesi‘ne dönerek yaklaşık 1 saatlik turu tamamlıyoruz.Gerçekten tarihin içinde ve romantik ve seyirlik bir Paris'i izlemek bu.

Sıra Eiffel turunda; Bir sürü kontrol noktasından geçiliyor.Çantalar aranıyor, turniklerden geçiyoruz.Buradaki görevliler kalabalıktan mı bıkkın nedir, hepsinin yüzleri asık, çantalarda her an bişi bulacaklarından emin gibiler.Bir bakıyorum, bulduklarını koydukları şeffaf bir kutuda bir sürü metal çatal, bıçak, kaşık; haklılar sanırım. Eyfel Kulesi'nin 2. katına geniş bir asansörle çıkıyoruz .Asansörler Eyfel'in ayaklarında hareket ediyor. Sadece kentin değil tüm Fransa’nın sembolü olan Eyfel Kulesi, pek çok gezgin için Paris gezilecek yerler dendiğinde akla gelen ilk mekân. Tasarımı Gustave Eiffel’e ait olan üç katlı kule, Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirilen Expo 1889 Fuarı’nın giriş kapısı olarak 1887-1889 yılları arasında inşa edilmiş.

324 m yükseklikteki kulenin farklı katlarında toplam 3 seyir terası var.

Bu noktalardan şehrin muhteşem manzaralarını izlemek ve içimize doldurma zamanı. Halen bohem yaşamın devam ettiği "Ressamlar Tepesi" adıyla bilinen Montmartre Tepesi'ne gidiyoruz. Burada Sacré - Coeur'ü (Kutsal Kalp Kilisesi) ve ressamların mekan tuttuğu Tertre Meydanı'nı göreceğiz. Montmartre’ın büyüsü ve dönemin rahat ve bohem hayatıyla birleşince Van Gogh, Monet, Renoir, Picasso gibi pek çok sanatçı burayı mesken edinmiş. Place deu Tertre, yani ressamlar tepesi. Bugün de ressamların, tuvallerin, resimlerin, tabloların ev sahibi.

Buram buram sanat kokan Arnavut kaldırımlı Montmartre sokakları, sokak ressamları, cafeleri, restaurantları, yürüdükçe göreceğiniz hediyelik dükkanları ve merdivenlerindeki turist kalabalığında Sacre Coeura gidiyoruz. Sacre Coeur Bazilikası hem bembeyaz rengi ve kubbeleri ile bir pastayı andırdığı için “düğün pastası“, hem de yapımında kullanılan taşların özelliği nedeniyle her yağmurda kendini temizlemesinden dolayı “kendi kendini temizleyen kilise” gibi takma isimlerle de anılıyor. Bembeyaz, adı Fransızca’da “kutsal kalp” anlamına gelen kilise Fransa–Prusya savaşında hayatını kaybeden 58 bin askere ve İsa’nın kutsal yüreğine adanmış aynı zamanda Fransızlar için “umut” ve “iyileşme“yi simgeliyor. Kilisenin kemerli ve üç sütunlu girişinde Joan D’arc, Aziz Louis ve onların üzerinde de İsa’nın heykelleri bulunuyor. dünyanın en büyük mozaiği burada. İsa’nın beyazlar içerisinde göğe çıkışını resmeden mozaikte kiliseye “kutsal yürek” adını veren kalbi de altın işlemelerle gösteriliyor.Mozaik vitraylar ve gümüş heykel “Bakire Meryem ve Bebeği” harikalar. 77

metrelik çan kulesi ve 18,5 ton ağırlığındaki Savoy Çanı ise dünyanın en ağır çanlarından biri. Montmartre tepe üzerine kurulu bir bölge.Gezdikten sonra ister üçyüz basamaklı merdivenlerden, ister cafelerden manzara izlemek ve az ileriden bakarsanız yeniden Eyfeli görmek de var.Harika mı harika. Serbest zamanların birinde yürüyerek Paris caddelerini izlemek ve Operanın yanından, Louvre'a ulaşmak istiyoruz.Bahçeden Louvre 'u görerek, ona erişmeye çalışarak yürümek : Louvre Müzesi yalnızca Paris’in değil dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alıyor. . Pei tarafından tasarlanan Cam Piramit’in giriş kısmını oluşturduğu Louvre Müzesi, Fransız İhtilali’nden sonra açılan ilk müze unvanını taşıyor. Müzedeki eserlerin tamamını görmek haftalar sürebilir. Bu nedenle müze ziyaretiniz boyunca en önemli eserlere odaklanabilirsiniz. Biletinizi internetten alarak uzun kuyruklardan da kurtulabilirsiniz. Richelieu, Sully ve Denon isimli üç kanadı bulunan müzede herkes önce Mona Lisa adlı tabloya koşuyor.Çok kalabalık ve bu küçük tuvalcik mi diye hayal kırıklığına uğramayın.

Müze, Louvre Sarayının bahçesinde. 14. yüzyılda kraliyet ailesinin konakladığı bu saray U şeklinde inşa edilmiş.Değişik dönemlere ait.Bahçesi çok uzun ve büyük.Orta alanda tadilat olduğundan sadece çevresindeki yeşil alan ve ağaçlarını izleyebildik.Opera Binasından Louvre ‘a yürümek nefes kesici bir tarihin içinden geçmekti. Akşam saatlerinde bir taksıye binerek Champs Elysse caddesi, Louvre nin içinden geçerek yeniden cam piramit ve gece ışıklı halini de görüp, Eyfel Kulesi' nin ışık oyunlarını izlemeye gidin.Biz yaptık.Saat 23.00 de başlıyor ve havai fişek gibi bir Eyfel silueti tadını yakalayın. Paris’in en ünlü ve lüks caddesi Champs Ellysee (Şanzelize) ününü üzerinde bulunan lüks giyim mağazalarına, kafelere, restoranlara ve Zafer Takı’na borçlu. Kapının altında, I. Dünya Savaşı’nda ölenlerin anısına inşa edilen Meçhul Asker Mezarıbulunuyor. Paris, kalabalık ama güzel.Özellikle turların da etkisi var ve çevreden çalışmaya gelenlerin de, Paris'te trafik çok yoğun.

Sıra Disneyland rüyasında: Şehir merkezinden 32 kilometre uzakta yer alan Disneyland, 2 bin hektarlık alan üzerine 1992 yılında kurulmuş. Disneyland Park ve Walt Disney Studios Park olmak üzere 2 ana bölümden oluşuyor. Disneyland Park kısmında her yaş grubundan bireye hitap eden Main Street USA, Frontierland, Adventureland, Fantasyland ve Discoveryland bölümlerine yer verilmiş. Disney dünyasının canlandırıldığı ve 40’tan fazla eğlence ve oyun bölümünün yer aldığı “Disneyland” büyük küçük herkes için eğlenceli bir masal dünyası.Her şeye yetişmek için sabırsızlanıyorsunuz.Meraklanmayın hepsine zaman yetecek.Kuyruklar uzun ama sıra geliyor.Çok rağbet olanlarda da fast past özelliğini kullanıp, size verilen saatte giderseniz, özel çabucak geçebilirsiniz.Küçükler, büyükler diye ayırmayın, yararlanın, hepsi eğlencelik.TV ve sinema dünyasının en eğlenceli biçimde canlandırıldığı “Walt Disney Studios” bölümünde ise sevilen sinema ve televizyon şovlarına ait tematik alanlar var.Biz tek bilet ile Disneyland Park'ı tercih ettik.

Eğer geç saate dek kalacaksanız, diğerine de zaman yetiyor.Bir de bilet değişimi yapabilirsiniz: Giriş-çıkış yapılabilsin diye biletleri iptal etmiyorlar. Bizde iki grup sözleşti, biletleri değişerek aynı ücrete iki bölümden de yararlandılar.Biletler tüm gün süreli geçerli ve giriş çıkış yapılabiliyor .

Brüksel'e doğru yola çıkıyoruz. Bruges, Brükselin kuzey batısında, Avrupa'nın en güzel şehirlerinden biriymiş. Ortaçağda en parlak dönemini yaşayan Avrupa ticaretinin vazgeçilmez limanlarından olan şehir, aynı zamanda Burgonya Dükalığı'na da başkentlik yapmış.Flaman Bölgesi, Flemenkçe konuşuluyor. Kanalları, iyi korunmuş binaları, Burg ve Markt meydanları, Beffroi, Kutsal Kan Kilisesi, 14.yy dan kalma belediyesi ile kendinizi bir film setinde ya da masal diyarında hissediyorsunuz, 2000 yılında Unesco Dünya Mirası listesine girmiş.Markt Meydanı, şehrin merkezi, 1 hektarlık bir büyük alan.Çan kulesi, mahkeme, heykeller, her türlü dükkan, restoranvar.Aziz Salvator Kilisesine çıkılıyor, 10.yüzyıldan kalma; harika taş yapı.Terkedilmiş kadar sessiz, taş ve kiremit kırmızısı bir şehir. Çikolata, dantel ve bira diyarı.Konaklamayı Brugge yakınlarındaki otelimizde yapıyoruz. Brüksel'de bir heykele koşuyoruz.Çevredeki taş eski binaların altındaki dükkanlar çikolata ve vafılcılarla dolu. Burası,halka açık bir çeşme, Belçika’nın maskotu ve çok sayıda ilginç ve şaşırtıcı hikayenin de kahramanı.

Manneken Pis, Türkçe anlamıyla İşeyen Küçük Çocuk Heykeli, 1619 yılında Brüksel'li heykeltıraş Elder tarafından yapılmışt. Bu 61 cm boyutlarındaki küçük heykelin niçin yapıldığı ile ilgili kentte birçok efsane anlatılıyor.Heykel tarih boyunca bir kaç kez çalınmış. Tekrar çalınma riskine karşılık heykelin orjinalinin saklandığı söyleniyor. Nasıl bir kalabalık, gülümseyerek fotoğraflar çekiliyor. Yeni bir ülke: Hollanda, Ülkenin Hollandacadaki ismi olan "Nederland" alçaktaki ülke anlamına geliyor.Sahil şeridi 451 km olan Hollanda' nın topraklarının dörtte biri deniz seviyesinin altında.Yel değirmenleri, kanallar, bisikletler, patates, tahta ayakkabı klompenler, Hollanda’daki pek çok yer isminde karşılaşacağınız ve ülkeye özgün coğrafi şeklini veren unsurlar “polder” (sudan kazanılmış araziler), “dijk” (setler) ve “sloot” (su kanalları, hendekler). Hollandalılar hem deniz ve nehir sularıyla mücadele etmek, hem de Haarlem Gölü örneğinde olduğu gibi toprak oluşturmak için setler yapmışlar. Hollanda setlerle bölünmüş farklı polder ve göletlerden oluşmuş, kırık yama görüntüsünde.Göz alabildiğine uzanan bir yeşillik, içinden geçen nehirler, su yolları, göller, göletler. Karadayken deniz seviyesinin beş altı metre altında olduğunu bilmek başta insana ürkütücü geliyor doğrusu. Adını Amstel Nehrinden alan Amsterdam, 50 km’lik toplam kanal uzunluğuyla bir kanallar şehri . İnsanın gözü bayram ediyor.%25’i su seviyesinin altında bir ülke olarak denizle yaşam halindeler . Tarlalarda inanılmaz bir drenaj sistemi var.Nehir, kanal ve göller Hollanda' da 4000 kilometrekare alan kaplıyor. Amsterdam tamamen kazıklar üzerine inşa edilmiş olup kentte 1281 köprü bulunuyor. Tarım ve hayvancılıkta ne kadar iyi durumda olduklarını gözle gördüğümüz kadar, dış ticaret rakamları sayesinde de iyi biliyoruz.Şehir merkezinden 10-15 dakika dışarı çıkınca bir anda kırsala varıyorsun, göz alabildiğine dümdüz uzayan bereketli, yemyeşil tarlalar, üstlerinde gürbüz inekler, koşan güzel atlar, tavuklar, kazlar, ördekler, su üstlerinde kuğular ve türlü su kuşları görüyorsun. Çok güzel, çok yeşil, çok düz, çok düzgün bir şehir, bir ülke. “Bisiklet Şehri” diyoruz. Doğru, kah spor, kah gündelik, kah çok şık giysili her yaştan kişi bisiklet kullanıyor. Ama dikkat, burada öncelik bisikletlerin.Yayadan ve araçlardan önce onlar geliyor.Kocaman tekerli bisikletleriyle kendi yollarından hızla geçiyorlar. Amsterdam’da heryerde ortamı çok sıcak, müdavimleri oldukları her hallerinden belli her yaştan arkadaş gruplarının gülerek sohbet ettiği, çeşit çeşit bira ve Hollanda cini “jenever” deneyebileceğiniz ve ortamın enerjisiyle güzelce dinlenip rahatlayabileceğiniz eski publar, birahaneler ve kafeler var. Rehberimizle Dam Meydanına yürüyoruz.Dam Meydanı, yolunuzun mutlaka düşeceği, şehrin en büyük meydanlarından biri.Amsterdam’ın yeni yakası denen Nieuwe Zidje’nin tam göbeğinde yer alan meydan Central Station (Ana Gar)‘dan çıkıp karşıya geçtiğimiz an başlayan Damrak’ı takip ettiğinizde karşınıza çıkıyor.Damrak 1672 yılına dek Dam Meydanı‘na mallarını, yüklerini boşaltan gemilerin geçtiği, kentin en yoğun kanalı imiş. 1672’de doldurulmuş. Şu an Amsterdam’ın en ünlü caddelerinden birisi.Ne kalabalık öyle, buluşma noktası, soluklanmak noktası, sokak performansları , dört tarafına koşan kalabalık.Meydanda kitap fuarları, konser ve sergiler de gerçekleştiriliyormuş. Bir taraftan içinden tramvay, otomobiller, motosikletliler ve bisikletliler geçen meydanda, bir yandan da turistlerin çok ilgisini çeken atlı arabalı turlar var.Meydan Amsterdam’ın kalbi gibi. Rokin, Kalverstraat, NieuwezidjsVoorburgwal gibi önemli ve birbirinden farklı özellikte ünlü caddelerle çevrili. 2. Dünya Savaşı sırasında ölenlere adanan National Monument (Ulusal Anıt), 14. yüzyıldan kalma ve Oude Kerk ’in cemaatinin sayıca artması üzerine inşa edilen, uzun zaman boyunca Hollanda hükümdarlarının taç giydiği ve artık bir kültürel merkez halinde olan New Kerk, belediye sarayı olarak inşaa edilen ve Hollanda Kraliyet ailesi tarafından resmi törenlerde kullanılan Koninklijk Paleis (Belediye Sarayı), balmumu heykelleriyle ünlü Madame Tussau Müzesi ’sı, Polonya göçmeni hırslı terzi Krasnapolsky’nin harabe halde kiralayıp bugünkü halinin temellerini attığı ünlü GrandHotel ve Amsterdam’ın en ünlü AVM’lerinden deBijenkorf bulunur. Rembrantplayer'de Rembrandt'ın Gece Bekçisi tablosu üç boyutlu canlandırılmış.Karakterlerin arasında fotoğraf çektirmeyi unutmayın.Ve Çiçek Pazarını gezmeyi de; binlerce soğan, binlerce lale, çiçek fotoğraflarının arasında kaybolun.Lale devrini yaşayan bizler, lalelerimizi ne yaptık?Burada her yer çiçek.Bu

pazarda çokça da lale. Dünyanın en büyük çiçek üreticisi olan ülke kilometrelerce uzanan çiçek tarlalarına sahip , mevsiminde gelseydik, rengarenk olacaktı her yer. Dam Meydanından geçen tramvayları keşfediyoruz, kredi kartı ile binilebiliyor.Zaman kazanmak için yararlanıyor ve Vondelpark’ın yanında yer alan Museumpleın' e gidiyoruz.Yemyeşil kocaman alanda pek çok müze.Bu ne güzellik, çimlerde oturan vemüzelere koşturan, bu yolu kullanan pek çok insan.Rijk müzesini gezmek istiyoruz.Hollanda Ulusal Müzesi diyebileceğim Rijksmuseum’un en önemli özelliği sahip olduğu koleksiyonun önemli bir kısmının Hollanda sanatına ve hatta özellikle Hollanda resim sanatına ayrılmış olması. Burada elbette Avrupa veya Asya sanatlarına ait eserler, resim dışında heykel, dekoratif objeler, taslak ve çizimler de mevcut ancak müze özellikle 17.–20. yüzyıllar arası Hollanda resimleri açısında ziyaret edilmesi gereken bir müze. Rijksmuseum’da Hollanda’nın 800 yıllık tarihine ışık tutan eserlerin yanı sıra dünyanın başka yerlerinden sanatçıların da önemli eserlerini görmek mümkün.30.000 m2 alana sahip, 8.000 parça sanat eseri sergilenen müze yılda 1.5-2 milyon kişi tarafından ziyaret ediliyor.Çok ihtişamlı ve çok büyük.Rembrandt’ın 17.YY’daki bir grup milisi resmettiği Gece Bekçileri, yine Rembrandt’ın Yahudi Gelin, oğlunu bir keşiş olarak resmettiği Keşiş Elbiseleri İçindeki Titus’un Portresi ve kendisini bir havari olarak resmettiği otoportresi Havari Paulus, Jan Vermeer’in gerçekliğin doruğundaki resmi Mutfak Hizmetçisi ve Mektup Okuyan Kadın isimli eserleri, Johannes Verspronck’un Mavi Giysili Kızın Portresi isimli eseri, Acıların Bakiresi isimli büst, Japon tapınak muhafızı Naraen Kongo Heykeli ve ressamı bilinmeyen Azize Elizabeth Günü Taşkını Müzede sergilenen 8.000 eseri arasında mutlaka görmeniz gerekenlerden. tam bir sanat şöleni yaşamak ve ardından müzenin kafesinde yorgunluk kahvesi yudumlamak , en sanat dolu kahvelerimden biri oldu.Vincent Van Gogh'un otoportrelerini ise tekrar tekrar izledim. Van Gogh Müzesi ve Stedelijk Müzesi bu alanda. Van Gogh Müzesinde, zemin kattaki otoportreleriyle başlayacağınız ziyarette öncü sanatçının mektupları ve fotoğraflarını, hayatı ve sanatının kesiştiği diğer ünlü sanatçıların eserlerini de görebilirsiniz. Amsterdam Red Lıght District: Bugün önemli bir turistik etkinlik haline gelen ve başlı başına kendisi de turist ve insan çeken bu mahalle, aslen randevu evleri, seks shopları, striptiz kulüpleri, canlı seks şovları, barları, diskoları, kulüpleri ve tiyatroları, literatür kapsamındaki müzeleri, ayrıca çeşitli kafeleri ve restoranlarıyla ünlü bir bölge.Aslen kökleri 14. yüzyıla kadar dayanıyor. Denizcilerin isteği üzerine sunulan hizmetle başlamış.Gezdikçe bir yandan her cinsten seks işçisini çoğunlukla kırmızı ve arada mavi ışıklı vitrinlerinde vücutlarını sergilerken; tam karşılarında onları izleyen meraklılarını ve bunu bir turistik faaliyetin parçası olarak gören kızlı erkekli taşkın kalabalığı görüyorsun.Gelelim, halüsinasyonlar ve kafa bulmaca kısmına:Vallahi biz pek merak etmedik, aklımızda ne kek-kurabiye ne mantar ne de esrar denemek yok.Duyduğumuz anormal absürt hikayelerden sonra ve özellikle yenenlerin tehlikesinden zaten hiç denemek istemedik. Bu sebeple nasıl bir deneyim izah edemeyeceğim. Ancak Amsterdam denince akla gelen önemli özelliklerden biri de cafeshoplarda 5 gr altında hafif uyuşturucuların kullanımının ve satışının yasal olması.

Nieuwe Kerk ve Oude Kerk , denizcilerin koruyucu azizine adanmış St NicolaasKerk, orglarıyla, saatleri ve kubbeleriyle estetik görünümlü, zarif ve mütevazi kiliseler. Ve beklediğim nehir gezisi;Birer kulaklık veriliyor, Türkçe anlatım var. Yarım ay veya U şeklinde uzanan ve birbirini çevreleyen onlarca kanal, her muhitte birbirinden son derece farklı manzaralar sunuyor.Kanallardaki evlerin birbirinden farklı stillerdeki güzel çatıları, rengarenk panjurları, en güzel kıyafetlerini giyip en tatlı şapkalarını takarak dışarı çıkan insanlar gibi. Kiremit yapıları dantel elbiseler sanki. Bence kanallarda gezerken evlerin cephelerine, çatılarına çok dikkat edin. Farklı çatı stilleri var ve her evin yapılış tarihi de üstünde yazıyor. 1600’lere giden tarihler göreceksiniz. Joordan bölgesinde ayrı bir tat alacaksınız, Orta Kanal bölgesinde ayrı.Nehir gezimizde izledigimiz cadde Joordan.Harika evler dizisi.İşçiler ve göçmenler için yapılmış.Guzelligini gorunce "waow" dedirtiyor.Bir kez

yıkılınca yeniden inşa edilmiş.Daha küçük yaşam alanlarına sahip bu evler şu an sanatçılarca da cok popülermiş.Evlerde tarih, süslemeler de dikkat çekiyor.Anne Frank ve ailesinin Yahudi soykırımından saklandığı ev de aralarinda.

Kanalların kenarlarında, köprü korkuluklarındaki sandallardan sarkan kırmızı, sarı, mavi çiçekler ve park edilen rengarenk bisikletler görüntüyü hepten sıcaklaştırıyor. Bir de kanaldaki kuğuların, kuşların varlığıyla bu rengarenk şehir insanı bakmaya doyamadığı manzaralarla kucaklıyor. Hollanda'nın yaklaşık yüzde % 38’i deniz seviyesinin bir ile yedi metre arasında altında.Hollanda’nın Tarım mucizesini dünyaca biliniyor, ancak Hollanda su ile mücadelesi ve su mucizesi tarımından geri kalmıyor. Mücadele değil aslında, onunla birlikte yaşamanın yolunu bulmak demeliyiz. Avrupa’nın en büyük limanına sahip olan ülke, aynı zamanda dünyanın en iyi altyapıya sahip ve en akıllı limanına ev sahipliği yapıyor.Ülkede 27 Bölgesel Su İdaresi (waterschappen) bulunmakta; bunlar, bulundukları bölgenin su bentleri, su seviyesi ve su kalitesi yönetimi ve denetimiyle görevli olup; günlük olarak 3.500 km’lik kıyı boyunca ülke topraklarının su taşkınlarından korunması sorumluluğunu taşıyormuş.Önceleri suları boşaltan yel değirmenleri, sonra buhar makıneleri, suyu tuzdan arındırmak, setler ve yaratılan verimli topraklar.Set anlamına gelen "dam" köküne Amsterdam, Roterdam, Volendam gibi yer isimlerinde sıklıkla rastlanıyor. Hollanda Parlementosu’nun ve Uluslarası Adalet Divanı’nın bulunduğu Lahey (Den Haag) bir bürokrasi ve siyaset şehri.Hollanda Hükümeti, başkent Amsterdam olmasına karşılık Lahey'de bulunuyor.Binnehof, hükümet binası, Vermeer'in İncili Kadın tablosunun bulunduğu ünlü müze Maurıtshuıs, kulesiyle Saınt James jacoubs kilisesi hepsi tarihi, özel binalar.

Sonrasında okyanus kenarı, o güzel esinti, midyeler, kocaman martılar ve deniz ürünleri; cici şehir Schevenıngen. Gezdiğimiz her yerde patates kızartması.Önce yüksek ısıya maruz bırakılan patatesler, ikinci bir işlemde düşük ısıda kızartılıyorlar: Sonuç enfes.Tabiki tanıdık marka Heineken ve burada diğer biralar seçebileceğiniz değişik alkol oranlarında ve tatta; çok güzeller.Biliyorsunuz buralarda sudan ucuzlar. Nehir gezisinde yüzen evleri daha yakından görüyoruz.Çiçekli, perdeli, şık. Amsterdam’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra alan darlığı nedeniyle ortaya çıkan, elektrik ve su tesisatına bağlı, sisteme kayıtlı, kendilerine ait posta kutuları olan ve atıklarını kanaldaki bir tesise boşaltan bu son derece estetik yüzen evler benim çok hoşuma gidiyor. Yaklaşık 2.500 yüzen ev varmış Amsterdam’da. Bana göre Amsterdam’ın en önemli özelliklerinden biri de bu. Çok estetik ve merak uyandırıcı buluyorum. Marken Amsterdam'a çok yakın. Marken'in önü deniz, Arkası kanallar, adeta sudan geçilmiyor... İşte setlerden birinin yanından geçiyoruz.Yoldan iki tarafını da gördükçe anlıyorsunuz; deniz tarafında oldukça yüksekte olan su, iç kısımda alçak.O zaman tüm anlatılanlar görsel olarak da anlaşılıyor. “Setsiz bir Hollanda düşünülemez. Onlar olmadan ülke bugünkünden üçte bir daha küçük olurdu, Lahey ince uzun bir kum adasında yer alırdı ve kimsenin Amsterdam ve Rotterdam’dan haberi bile olmazdı.”diyorlar.

Bir vakitler küçük bir balıkçı köyü ve adası olan Marken’e bugün ana karadan yol bağlanıyor.Ancak sivri çatılı ahşap, kendine has siyah, yeşil, bordo boyalı şirin ve ultra bakımlı evleri, çiçekleri, geleneksel kıyafetli insanlarıyla ciddi bir ilgi odağı. Keşke daha çok vaktimiz olsaydı da rahat rahat tadını çıkararak gezseydik diye düşündüğümüz bir kasaba. Burada Hollanda’nın “clog” yada klompen denilen geleneksel tahta ayakkabı imalatı yapılıyor. hala çiftçiler ve tarlalarda çalışanlar bu ayakkabıları kullanıyorlarmış çünkü çok dayanıklılarmış. Tahta ayakkabılar, sulak arazilerde ayaklarını kuru ve sıcak tutmak için köylüler tarafından kullanılıyormuş. Ayrıca sert olması nedeniyle çalışırken köylülerin ayağına çalı çırpı batmasını engelliyormuş. Hollandalılar “ayağını kuru tutmak” ve benzeri

atasözlerini sıklıkla kullanıyor. Gerçeğe uygun modelleri kadar, bu tahta ayakkabıların hediyelik onlarca uygulaması da var.

Marken’den Volandam, benim için öncelikle müthiş güzellikteki evleri, bahçelerinde çiçekleri ve bir sürü biblo, sonra sahildeki deniz ürünleri büfeleri demek Volendam.Hani "yeşil pancurlu, çiçekli evimiz olsun" tanımlaması vardır ya, aynen öyle; masal gibi.Denizde yelkenliler, tekneler, tepende su kuşları ve martılar, burnunda deniz mahsulleriyle karışan deniz kokusu… Ara caddelerinde dar kanallar arasında alçak ve bakımlı evleri, her yerden sarkan güzel çiçekler, büyük vazolar, tertemiz sokakları, yerel giysili sakinleriyle bir huzur cenneti.Bir sürü hediyelik eşya dükkanı var.Sahildeki restoranlarda balık yemeniz lazım. Çok taze her şey. Köyden ayrılıp, yol üstünde bir peynir evinde, yöresel giyinmiş bayanların anlatımında yapılışını öğreniyor ve Gouda deniyoruz.Pek çok çeşidi var, acılısı favorim.Hardal çeşitleri de sunuyorlar. Alçak ve sulak arazilerden suyu alıp başka bir noktaya transfer etmek için yel değirmenlerini kullanma fikri, dünyada en çok bu topraklarda işe yaramış. Bu amaçla kullanılan değirmenlerden ilki 15’inci yüzyılda Amsterdam’ın kuzeyindeki Alkmaar bölgesinde kayda geçmiş. Günümüzde ülke genelinde 1000 kadar yel değirmeni var ve bazıları bugün bile çalışır durumda. Roterdam, 2.Dünya Savaşında yerle bir olmuş, küllerinden yeniden doğmuş.Bugün ilginç yapılarıyla tam bir dizayn ve tasarım eseri olarak karşımızda duruyor.Dünyanın en geniş limanlarından birine sahip olan Rotterdam, dünya ticaretinde önemli bir role sahip olan Rotterdam Limanı’nın varlığı ile, hem ekonomik hem de kültürel yönden gelişmiş.Bir rampadan Erasmus Köprüsü üstüne çıkıp bakıyoruz ki büyüklüğü gerçekten etkileyici.Devasa mimarisi ve ilginç renkleriyle göz dolduran Markthall Binası ve karşısında yer alan 1970’lerde Piet Blom tarafından dizayn edilmiş Kübik Evler şehrin en göze çarpan binaları arasında.Şehir merkezinde 45 derecelik açıyla duran, altıgen şeklindeki ilginç kübik evler ağacı, hepsi birlikte de ormanı simgeliyormuş.Nasıl bakacağıma şaşırdığım bu güzelliklerin içini çok merak ettim, çok. Müzeler de yine çok fazla.

Royal Delft seramiklerini bilmeyen zaten yoktur. Biz Delft’e sadece seramikleri görmek için mi gittik? Hayır tabii ki.Tarihi 1075 yılına kadar uzanan, seramik ve antikalarıyla da çok ünlü olan güzel şehir Delft, güzel, yine kanallar içinde, antik evleri olan bir kasaba.Delf'i görür görmez sevdim.Sevimli, düzenli, temiz, işte bir kanal ve köprüden yürüyeceğiz.Biz etrafa bakınırken grubun köprüden geçtiğini görüp, hızlanıyoruz.Köprünün başında bir çan sesi ile rehberin seslenişini duyuyorum, "koşun köprü açılacak" Bu su ile yaşayan şehirde köprüler açılıyor ve tekneler geçiyor.Tam zamanında karşıya geçiyoruz.Köprü yarısından ayrılarak feribotun kapakları gibi yukarı kalkıyor.Tam bir seyirlik. Delft’te meydanda biraz soluklanabilir, civardaki kahve dükkanlarında kahve içebilir, elmalı turta, dondurma yiyebilirsiniz.Nieuwe Kerk, Oude Kerk, Stedelijk Museum Het Prinsenhof, 13. yüzyıla dayanan gotik kulenin yanındaki Rönesans stili Belediye Binası olan Stadthuis, Vermeer’in Evi görülmesi gereken noktalar arasınd