16 Ağustos 2025

luxemburg parıs dısneyland bruksel amsterdam

 İzmirimizden Düsseldorfa uçuyoruz.Buralarda saat, bir saatle geride.Otobüse yerleşmemizin ardından Lüxemburga yola çıkıyoruz.Kırksekiz kişiyiz.Konuşkan bir rehberimiz var, İlker Bey.Hemen bir açıklamayla başladı.Oturma düzeni adil olsun diye yirmidört çifti, gün sayımıza böldü; böylece atlayarak oturacağız ki, herkes o an oturduğu yere, saat yönünde ilerleyerek , son gün gelebilecek.Böylece ön-arka sorunu yaşanmayacak.Güzel bir uygulama oldu. Yol boyu nasıl yeşil anlatmak zor.Gözün alabildiğine araziler ve yeşil. Luxemburg olarak anılan şehir, aynı adlı ülkenin başkenti.Doğal kale görünümündeki Lüksemburg'da panoramik olarak, Kirschberg platosuna kurulu yeni şehir ve AB binaları ve tarihi merkezdeki dükalık sarayı, meclis ve bakanlık binaları, Anayasa, II.Guillaume ve Silah meydanları, Adolphe Köprüsü, Notre Dame katedralini görüyoruz.Ertesi günü iple çekiyorum çünkü bu eski şehri yürüyerek gezeceğiz. Şehrin kuzeyinde Alzette nehri, güneyinde Petrusse nehri, ortalarında da ortaçağda inşa edilen Luxemburg Kalesi var.Dingin sularıyla ve üzerinde yerleştirilmiş gibi süzülen yaprakları ve fotoğraflarda gerçeğinden ayırt edemeyeceğiniz yansımalarıyla sokaklarını adımladığımız masal şehir. Petrus Vadisi, eski şehir merkezi, daracık sokaklar, şehir katedrali, Dükler Sarayı...Yukardan bu güzel şehre bakmaksa çok güzel, minyatür izliyor gibiyim, nehrin kenarına dizilmiş güzelim evler, aradan uzayan kuleler, köprüler.Bu ortaçağ şehrine ışınlanmış gibiyiz.Gezi sırasında mola ver diye seslenen parklar, bahçe, restaurant ve evler var. Petrus nehrinden geçişi sağlamak için yapılan o harika köprü, Adolphe Köprüsü 153m ve dört şeritli, ayrıca yaya yolu da var.Luxemburg'un özgürlüğünü temsil ediyormuş.Yapılalı yüz yılı geçse de, bundan sonra yapılan bir köprü olmadığından adı, halk arasında Yeni Köprü. Luxemburg'da konaklıyoruz, otelimiz Hilton Double Three. Ertesi gün, Metz'e hareket ediyoruz; birçok Ortaçağ anıtı ve kentin surları ile etkileyici bir tarihi doku, yemyeşil bir doğa ve nehir boyunca uzanan bu şehir bizi bekliyor . Fransa'nın kuzeydoğusunda Lorraine Bölgesi’nin merkezi. Moselle ve Seille nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş. Yaklaşık 3000 yıllık geçmişe sahip şehrin merkez nüfusu yaklaşık 125.000. Roma İmparatorluğu döneminde isyancı Galyalıların en önemli şehirlerinden birisi olan Metz tarihte bir dönem Almanların egemenliğine de girmiş. De Gaulle Meydanı ve yakın çevresindeki caddeler Alman Bölgesi olarak biliniyor.Yaklaşık kırk yıllık Alman hakimiyeti döneminde inşa edilen ve meydanı selamlayan iki önemli yapı: İlki Metz tren garı. Gri kumtaşından yapılmış olan gar binası 1908 yılında tamamlanmış. Rivayet o ki Almanlar bu garı 24 saat içinde 100.000 askerlik orduyu ve mühimmatı taşıyabilecek şekilde planlamışlar. Zaten oldukça gösterişli ve büyük, buraya fazla olduğu kesin. Diğer bina ise tam meydanın karşı köşesinde yer alan devasa Posta Binası. 1911 yılında tamamlanmış olan bina kiremit renginde. Kiliseye koşuyoruz; yemekti, gezmekti derken ve şehirde bir festival geçit töreni ve pazar kurulduğundan caddelerde her yerden geçiş yok, kapatılmış, umarım gezmeye süremiz yeter.Dışardan gördüklerim ve dinlediklerim:ar, yollar kapatılmış.Vakit yetmeyecek sanırım: Gotik stilde inşa edilmiş St. Etienne Katedrali'nin tarihi 3. yüzyıla kadar gidiyor. Devasa, toplamı 6500 metrekare imiş. 1877 yılında şehirde çıkan yangın Katedralin bir bölümüne zarar vermiş ama sonradan onarmışlar. Yalnız onarırken bu sefer batı kanadında başka bir yerini tahrip etmişler. Bu yüzden bati kanadı neo-klasik iken sonradan neo-gotik hale gelmiş. Katedralin en önemli özelliklerinden birisi de Fransa'daki en büyük vitray resimlerinin bulunduğu katedral olması. Minik heykellerle süslü dev kapıdan giremiyoruz, çünkü geçiş kapatılmış, engelleyici metallerle geçit için yol bırakılmış, onu aşmak için koşuyoruz, epey ilerden açıklık varmış.O arada geçit ve kalabalığı izlemek eğlenceli.Yol bittiğinde otobüsümüzün yanında buluyoruz kendimizi, kilisenin olduğu tarafa ise geçemiyoruz.Bu kötü oldu. Paris'e doğru yola çıkıyoruz. Panoramik olarak; Rivoli Caddesi, Vendome Meydanı, Notre Dame Kilisesi, Eiffel Kulesi, Zafer Anıtı, Opera Binası, Louvre Müzesi, Orsay Müzesi, Concorde Meydanı, Champs Elysees, Trocadero Meydanı'nı görüyoruz.Arkası yarın diyor rehberimiz. Konaklamamız İbis, Paris Bastilla Opera Otelde.Eşyalarımızı bırakıp eşimle çevremizi keşfetmeye çıkıyoruz, çünkü otel çok merkezi bir yerde, şanslıyız.Harika

caddelerden birinde yürüyüp, nehre ulaşmayı amaçlıyoruz. Gecesi de öyle güzel ki, nehir yerine vaz geçip, iki ayrı caddeyi turluyoruz.Her yerde cep telefonu programı ile kiralanabilen ve yaygın kullandıkları scoterlar var.Denemeyi düşünüyoruz.

Sabahtan Seın Nehrindeki tekne gezimizi yapmaya gidiyoruz.Nehir kenarına gelene dek yine Paris'in ünlü caddeleri, saray ve binalarını geçiyoruz.Bu geçişler sonrasında kendimizce gezmek için harita ve şehir rehberi kitabından sonra bazı yerleri belirlememiz için harika oluyor.İşte nehrin kenarından güzel Eiffel.Güzel fotoğraf kareleri yakaladığımız bir yer.Bütünüyle görülebiliyor.Geziden sonra buradan giriş yapacağız, Eiffel'e.Yanları tamamen cam, hatta açılabiliyor, üstü de düz bir terastan oluşan gemimiz ile yağmur çiseleyen ve Paris'e yakışan bir havada Seine Nehri turumuza başlıyoruz. teknelerle Eyfel Kulesi ve Notre Dame Katedrali arasında bir tur atıyoruz.dolaşırken de geçtiğiniz önemli yerleri tanıtan anonslar yapılıyor ama ne yazık ki Türkçe yok. 360 derece Paris manzarası nefis.Notre Dame Katedrali yönüne doğru geziye başlıyoruz. Sırasıyla Invalides, Pont Alexandre III, Grand Palais, Petit Palais, Concorde Meydanı, Tuileries Bahçesi, Orsay Müzesi, Louvre Müzesi, Pont des Arts, Institut de France, Pont Neuf gibi birbirinden önemli yerler bir solukta, bir arada.. Fransa’nın en önemli dini yapısı olarak anılan Notre Dame Katedrali, Keltler ve Romalılar tarafından da kutsal sayılan, Sen Nehri kıyısındaki alana 1163-1334 yılları arasında inşa edilmiş. Gotik tarzı ile göz kamaştıran Notre Dame'ı, 2006'da geldiğimde gezmiştim , bu ünlü katedral dışardan da oldukça görkemliydi.15 nisan akşamında çıkan yangında, 8,5 saat sonra söndürülebilmişti,96 m.lik büyük kule artık yok ve tadilatta, bundandır gezilmesine izin yok. Bu noktadan sonra Île de la Cité – Cité Adası‘nın sağından dolaşıp, Notre Dame Katedrali‘ni geçerek Seine Nehri üzerindeki adalar: Saint Louis Adası – Île Saint Louis‘nin arkasından, Institut du Monde Arabe‘ın oradan geri dönüp, adanın diğer tarafından geri tura başlıyor ve aynı noktalardan geçip ilk kalkış noktasına, Eyfel Kulesi‘ne dönerek yaklaşık 1 saatlik turu tamamlıyoruz.Gerçekten tarihin içinde ve romantik ve seyirlik bir Paris'i izlemek bu.

Sıra Eiffel turunda; Bir sürü kontrol noktasından geçiliyor.Çantalar aranıyor, turniklerden geçiyoruz.Buradaki görevliler kalabalıktan mı bıkkın nedir, hepsinin yüzleri asık, çantalarda her an bişi bulacaklarından emin gibiler.Bir bakıyorum, bulduklarını koydukları şeffaf bir kutuda bir sürü metal çatal, bıçak, kaşık; haklılar sanırım. Eyfel Kulesi'nin 2. katına geniş bir asansörle çıkıyoruz .Asansörler Eyfel'in ayaklarında hareket ediyor. Sadece kentin değil tüm Fransa’nın sembolü olan Eyfel Kulesi, pek çok gezgin için Paris gezilecek yerler dendiğinde akla gelen ilk mekân. Tasarımı Gustave Eiffel’e ait olan üç katlı kule, Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirilen Expo 1889 Fuarı’nın giriş kapısı olarak 1887-1889 yılları arasında inşa edilmiş.

324 m yükseklikteki kulenin farklı katlarında toplam 3 seyir terası var.

Bu noktalardan şehrin muhteşem manzaralarını izlemek ve içimize doldurma zamanı. Halen bohem yaşamın devam ettiği "Ressamlar Tepesi" adıyla bilinen Montmartre Tepesi'ne gidiyoruz. Burada Sacré - Coeur'ü (Kutsal Kalp Kilisesi) ve ressamların mekan tuttuğu Tertre Meydanı'nı göreceğiz. Montmartre’ın büyüsü ve dönemin rahat ve bohem hayatıyla birleşince Van Gogh, Monet, Renoir, Picasso gibi pek çok sanatçı burayı mesken edinmiş. Place deu Tertre, yani ressamlar tepesi. Bugün de ressamların, tuvallerin, resimlerin, tabloların ev sahibi.

Buram buram sanat kokan Arnavut kaldırımlı Montmartre sokakları, sokak ressamları, cafeleri, restaurantları, yürüdükçe göreceğiniz hediyelik dükkanları ve merdivenlerindeki turist kalabalığında Sacre Coeura gidiyoruz. Sacre Coeur Bazilikası hem bembeyaz rengi ve kubbeleri ile bir pastayı andırdığı için “düğün pastası“, hem de yapımında kullanılan taşların özelliği nedeniyle her yağmurda kendini temizlemesinden dolayı “kendi kendini temizleyen kilise” gibi takma isimlerle de anılıyor. Bembeyaz, adı Fransızca’da “kutsal kalp” anlamına gelen kilise Fransa–Prusya savaşında hayatını kaybeden 58 bin askere ve İsa’nın kutsal yüreğine adanmış aynı zamanda Fransızlar için “umut” ve “iyileşme“yi simgeliyor. Kilisenin kemerli ve üç sütunlu girişinde Joan D’arc, Aziz Louis ve onların üzerinde de İsa’nın heykelleri bulunuyor. dünyanın en büyük mozaiği burada. İsa’nın beyazlar içerisinde göğe çıkışını resmeden mozaikte kiliseye “kutsal yürek” adını veren kalbi de altın işlemelerle gösteriliyor.Mozaik vitraylar ve gümüş heykel “Bakire Meryem ve Bebeği” harikalar. 77

metrelik çan kulesi ve 18,5 ton ağırlığındaki Savoy Çanı ise dünyanın en ağır çanlarından biri. Montmartre tepe üzerine kurulu bir bölge.Gezdikten sonra ister üçyüz basamaklı merdivenlerden, ister cafelerden manzara izlemek ve az ileriden bakarsanız yeniden Eyfeli görmek de var.Harika mı harika. Serbest zamanların birinde yürüyerek Paris caddelerini izlemek ve Operanın yanından, Louvre'a ulaşmak istiyoruz.Bahçeden Louvre 'u görerek, ona erişmeye çalışarak yürümek : Louvre Müzesi yalnızca Paris’in değil dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alıyor. . Pei tarafından tasarlanan Cam Piramit’in giriş kısmını oluşturduğu Louvre Müzesi, Fransız İhtilali’nden sonra açılan ilk müze unvanını taşıyor. Müzedeki eserlerin tamamını görmek haftalar sürebilir. Bu nedenle müze ziyaretiniz boyunca en önemli eserlere odaklanabilirsiniz. Biletinizi internetten alarak uzun kuyruklardan da kurtulabilirsiniz. Richelieu, Sully ve Denon isimli üç kanadı bulunan müzede herkes önce Mona Lisa adlı tabloya koşuyor.Çok kalabalık ve bu küçük tuvalcik mi diye hayal kırıklığına uğramayın.

Müze, Louvre Sarayının bahçesinde. 14. yüzyılda kraliyet ailesinin konakladığı bu saray U şeklinde inşa edilmiş.Değişik dönemlere ait.Bahçesi çok uzun ve büyük.Orta alanda tadilat olduğundan sadece çevresindeki yeşil alan ve ağaçlarını izleyebildik.Opera Binasından Louvre ‘a yürümek nefes kesici bir tarihin içinden geçmekti. Akşam saatlerinde bir taksıye binerek Champs Elysse caddesi, Louvre nin içinden geçerek yeniden cam piramit ve gece ışıklı halini de görüp, Eyfel Kulesi' nin ışık oyunlarını izlemeye gidin.Biz yaptık.Saat 23.00 de başlıyor ve havai fişek gibi bir Eyfel silueti tadını yakalayın. Paris’in en ünlü ve lüks caddesi Champs Ellysee (Şanzelize) ününü üzerinde bulunan lüks giyim mağazalarına, kafelere, restoranlara ve Zafer Takı’na borçlu. Kapının altında, I. Dünya Savaşı’nda ölenlerin anısına inşa edilen Meçhul Asker Mezarıbulunuyor. Paris, kalabalık ama güzel.Özellikle turların da etkisi var ve çevreden çalışmaya gelenlerin de, Paris'te trafik çok yoğun.

Sıra Disneyland rüyasında: Şehir merkezinden 32 kilometre uzakta yer alan Disneyland, 2 bin hektarlık alan üzerine 1992 yılında kurulmuş. Disneyland Park ve Walt Disney Studios Park olmak üzere 2 ana bölümden oluşuyor. Disneyland Park kısmında her yaş grubundan bireye hitap eden Main Street USA, Frontierland, Adventureland, Fantasyland ve Discoveryland bölümlerine yer verilmiş. Disney dünyasının canlandırıldığı ve 40’tan fazla eğlence ve oyun bölümünün yer aldığı “Disneyland” büyük küçük herkes için eğlenceli bir masal dünyası.Her şeye yetişmek için sabırsızlanıyorsunuz.Meraklanmayın hepsine zaman yetecek.Kuyruklar uzun ama sıra geliyor.Çok rağbet olanlarda da fast past özelliğini kullanıp, size verilen saatte giderseniz, özel çabucak geçebilirsiniz.Küçükler, büyükler diye ayırmayın, yararlanın, hepsi eğlencelik.TV ve sinema dünyasının en eğlenceli biçimde canlandırıldığı “Walt Disney Studios” bölümünde ise sevilen sinema ve televizyon şovlarına ait tematik alanlar var.Biz tek bilet ile Disneyland Park'ı tercih ettik.

Eğer geç saate dek kalacaksanız, diğerine de zaman yetiyor.Bir de bilet değişimi yapabilirsiniz: Giriş-çıkış yapılabilsin diye biletleri iptal etmiyorlar. Bizde iki grup sözleşti, biletleri değişerek aynı ücrete iki bölümden de yararlandılar.Biletler tüm gün süreli geçerli ve giriş çıkış yapılabiliyor .

Brüksel'e doğru yola çıkıyoruz. Bruges, Brükselin kuzey batısında, Avrupa'nın en güzel şehirlerinden biriymiş. Ortaçağda en parlak dönemini yaşayan Avrupa ticaretinin vazgeçilmez limanlarından olan şehir, aynı zamanda Burgonya Dükalığı'na da başkentlik yapmış.Flaman Bölgesi, Flemenkçe konuşuluyor. Kanalları, iyi korunmuş binaları, Burg ve Markt meydanları, Beffroi, Kutsal Kan Kilisesi, 14.yy dan kalma belediyesi ile kendinizi bir film setinde ya da masal diyarında hissediyorsunuz, 2000 yılında Unesco Dünya Mirası listesine girmiş.Markt Meydanı, şehrin merkezi, 1 hektarlık bir büyük alan.Çan kulesi, mahkeme, heykeller, her türlü dükkan, restoranvar.Aziz Salvator Kilisesine çıkılıyor, 10.yüzyıldan kalma; harika taş yapı.Terkedilmiş kadar sessiz, taş ve kiremit kırmızısı bir şehir. Çikolata, dantel ve bira diyarı.Konaklamayı Brugge yakınlarındaki otelimizde yapıyoruz. Brüksel'de bir heykele koşuyoruz.Çevredeki taş eski binaların altındaki dükkanlar çikolata ve vafılcılarla dolu. Burası,halka açık bir çeşme, Belçika’nın maskotu ve çok sayıda ilginç ve şaşırtıcı hikayenin de kahramanı.

Manneken Pis, Türkçe anlamıyla İşeyen Küçük Çocuk Heykeli, 1619 yılında Brüksel'li heykeltıraş Elder tarafından yapılmışt. Bu 61 cm boyutlarındaki küçük heykelin niçin yapıldığı ile ilgili kentte birçok efsane anlatılıyor.Heykel tarih boyunca bir kaç kez çalınmış. Tekrar çalınma riskine karşılık heykelin orjinalinin saklandığı söyleniyor. Nasıl bir kalabalık, gülümseyerek fotoğraflar çekiliyor. Yeni bir ülke: Hollanda, Ülkenin Hollandacadaki ismi olan "Nederland" alçaktaki ülke anlamına geliyor.Sahil şeridi 451 km olan Hollanda' nın topraklarının dörtte biri deniz seviyesinin altında.Yel değirmenleri, kanallar, bisikletler, patates, tahta ayakkabı klompenler, Hollanda’daki pek çok yer isminde karşılaşacağınız ve ülkeye özgün coğrafi şeklini veren unsurlar “polder” (sudan kazanılmış araziler), “dijk” (setler) ve “sloot” (su kanalları, hendekler). Hollandalılar hem deniz ve nehir sularıyla mücadele etmek, hem de Haarlem Gölü örneğinde olduğu gibi toprak oluşturmak için setler yapmışlar. Hollanda setlerle bölünmüş farklı polder ve göletlerden oluşmuş, kırık yama görüntüsünde.Göz alabildiğine uzanan bir yeşillik, içinden geçen nehirler, su yolları, göller, göletler. Karadayken deniz seviyesinin beş altı metre altında olduğunu bilmek başta insana ürkütücü geliyor doğrusu. Adını Amstel Nehrinden alan Amsterdam, 50 km’lik toplam kanal uzunluğuyla bir kanallar şehri . İnsanın gözü bayram ediyor.%25’i su seviyesinin altında bir ülke olarak denizle yaşam halindeler . Tarlalarda inanılmaz bir drenaj sistemi var.Nehir, kanal ve göller Hollanda' da 4000 kilometrekare alan kaplıyor. Amsterdam tamamen kazıklar üzerine inşa edilmiş olup kentte 1281 köprü bulunuyor. Tarım ve hayvancılıkta ne kadar iyi durumda olduklarını gözle gördüğümüz kadar, dış ticaret rakamları sayesinde de iyi biliyoruz.Şehir merkezinden 10-15 dakika dışarı çıkınca bir anda kırsala varıyorsun, göz alabildiğine dümdüz uzayan bereketli, yemyeşil tarlalar, üstlerinde gürbüz inekler, koşan güzel atlar, tavuklar, kazlar, ördekler, su üstlerinde kuğular ve türlü su kuşları görüyorsun. Çok güzel, çok yeşil, çok düz, çok düzgün bir şehir, bir ülke. “Bisiklet Şehri” diyoruz. Doğru, kah spor, kah gündelik, kah çok şık giysili her yaştan kişi bisiklet kullanıyor. Ama dikkat, burada öncelik bisikletlerin.Yayadan ve araçlardan önce onlar geliyor.Kocaman tekerli bisikletleriyle kendi yollarından hızla geçiyorlar. Amsterdam’da heryerde ortamı çok sıcak, müdavimleri oldukları her hallerinden belli her yaştan arkadaş gruplarının gülerek sohbet ettiği, çeşit çeşit bira ve Hollanda cini “jenever” deneyebileceğiniz ve ortamın enerjisiyle güzelce dinlenip rahatlayabileceğiniz eski publar, birahaneler ve kafeler var. Rehberimizle Dam Meydanına yürüyoruz.Dam Meydanı, yolunuzun mutlaka düşeceği, şehrin en büyük meydanlarından biri.Amsterdam’ın yeni yakası denen Nieuwe Zidje’nin tam göbeğinde yer alan meydan Central Station (Ana Gar)‘dan çıkıp karşıya geçtiğimiz an başlayan Damrak’ı takip ettiğinizde karşınıza çıkıyor.Damrak 1672 yılına dek Dam Meydanı‘na mallarını, yüklerini boşaltan gemilerin geçtiği, kentin en yoğun kanalı imiş. 1672’de doldurulmuş. Şu an Amsterdam’ın en ünlü caddelerinden birisi.Ne kalabalık öyle, buluşma noktası, soluklanmak noktası, sokak performansları , dört tarafına koşan kalabalık.Meydanda kitap fuarları, konser ve sergiler de gerçekleştiriliyormuş. Bir taraftan içinden tramvay, otomobiller, motosikletliler ve bisikletliler geçen meydanda, bir yandan da turistlerin çok ilgisini çeken atlı arabalı turlar var.Meydan Amsterdam’ın kalbi gibi. Rokin, Kalverstraat, NieuwezidjsVoorburgwal gibi önemli ve birbirinden farklı özellikte ünlü caddelerle çevrili. 2. Dünya Savaşı sırasında ölenlere adanan National Monument (Ulusal Anıt), 14. yüzyıldan kalma ve Oude Kerk ’in cemaatinin sayıca artması üzerine inşa edilen, uzun zaman boyunca Hollanda hükümdarlarının taç giydiği ve artık bir kültürel merkez halinde olan New Kerk, belediye sarayı olarak inşaa edilen ve Hollanda Kraliyet ailesi tarafından resmi törenlerde kullanılan Koninklijk Paleis (Belediye Sarayı), balmumu heykelleriyle ünlü Madame Tussau Müzesi ’sı, Polonya göçmeni hırslı terzi Krasnapolsky’nin harabe halde kiralayıp bugünkü halinin temellerini attığı ünlü GrandHotel ve Amsterdam’ın en ünlü AVM’lerinden deBijenkorf bulunur. Rembrantplayer'de Rembrandt'ın Gece Bekçisi tablosu üç boyutlu canlandırılmış.Karakterlerin arasında fotoğraf çektirmeyi unutmayın.Ve Çiçek Pazarını gezmeyi de; binlerce soğan, binlerce lale, çiçek fotoğraflarının arasında kaybolun.Lale devrini yaşayan bizler, lalelerimizi ne yaptık?Burada her yer çiçek.Bu

pazarda çokça da lale. Dünyanın en büyük çiçek üreticisi olan ülke kilometrelerce uzanan çiçek tarlalarına sahip , mevsiminde gelseydik, rengarenk olacaktı her yer. Dam Meydanından geçen tramvayları keşfediyoruz, kredi kartı ile binilebiliyor.Zaman kazanmak için yararlanıyor ve Vondelpark’ın yanında yer alan Museumpleın' e gidiyoruz.Yemyeşil kocaman alanda pek çok müze.Bu ne güzellik, çimlerde oturan vemüzelere koşturan, bu yolu kullanan pek çok insan.Rijk müzesini gezmek istiyoruz.Hollanda Ulusal Müzesi diyebileceğim Rijksmuseum’un en önemli özelliği sahip olduğu koleksiyonun önemli bir kısmının Hollanda sanatına ve hatta özellikle Hollanda resim sanatına ayrılmış olması. Burada elbette Avrupa veya Asya sanatlarına ait eserler, resim dışında heykel, dekoratif objeler, taslak ve çizimler de mevcut ancak müze özellikle 17.–20. yüzyıllar arası Hollanda resimleri açısında ziyaret edilmesi gereken bir müze. Rijksmuseum’da Hollanda’nın 800 yıllık tarihine ışık tutan eserlerin yanı sıra dünyanın başka yerlerinden sanatçıların da önemli eserlerini görmek mümkün.30.000 m2 alana sahip, 8.000 parça sanat eseri sergilenen müze yılda 1.5-2 milyon kişi tarafından ziyaret ediliyor.Çok ihtişamlı ve çok büyük.Rembrandt’ın 17.YY’daki bir grup milisi resmettiği Gece Bekçileri, yine Rembrandt’ın Yahudi Gelin, oğlunu bir keşiş olarak resmettiği Keşiş Elbiseleri İçindeki Titus’un Portresi ve kendisini bir havari olarak resmettiği otoportresi Havari Paulus, Jan Vermeer’in gerçekliğin doruğundaki resmi Mutfak Hizmetçisi ve Mektup Okuyan Kadın isimli eserleri, Johannes Verspronck’un Mavi Giysili Kızın Portresi isimli eseri, Acıların Bakiresi isimli büst, Japon tapınak muhafızı Naraen Kongo Heykeli ve ressamı bilinmeyen Azize Elizabeth Günü Taşkını Müzede sergilenen 8.000 eseri arasında mutlaka görmeniz gerekenlerden. tam bir sanat şöleni yaşamak ve ardından müzenin kafesinde yorgunluk kahvesi yudumlamak , en sanat dolu kahvelerimden biri oldu.Vincent Van Gogh'un otoportrelerini ise tekrar tekrar izledim. Van Gogh Müzesi ve Stedelijk Müzesi bu alanda. Van Gogh Müzesinde, zemin kattaki otoportreleriyle başlayacağınız ziyarette öncü sanatçının mektupları ve fotoğraflarını, hayatı ve sanatının kesiştiği diğer ünlü sanatçıların eserlerini de görebilirsiniz. Amsterdam Red Lıght District: Bugün önemli bir turistik etkinlik haline gelen ve başlı başına kendisi de turist ve insan çeken bu mahalle, aslen randevu evleri, seks shopları, striptiz kulüpleri, canlı seks şovları, barları, diskoları, kulüpleri ve tiyatroları, literatür kapsamındaki müzeleri, ayrıca çeşitli kafeleri ve restoranlarıyla ünlü bir bölge.Aslen kökleri 14. yüzyıla kadar dayanıyor. Denizcilerin isteği üzerine sunulan hizmetle başlamış.Gezdikçe bir yandan her cinsten seks işçisini çoğunlukla kırmızı ve arada mavi ışıklı vitrinlerinde vücutlarını sergilerken; tam karşılarında onları izleyen meraklılarını ve bunu bir turistik faaliyetin parçası olarak gören kızlı erkekli taşkın kalabalığı görüyorsun.Gelelim, halüsinasyonlar ve kafa bulmaca kısmına:Vallahi biz pek merak etmedik, aklımızda ne kek-kurabiye ne mantar ne de esrar denemek yok.Duyduğumuz anormal absürt hikayelerden sonra ve özellikle yenenlerin tehlikesinden zaten hiç denemek istemedik. Bu sebeple nasıl bir deneyim izah edemeyeceğim. Ancak Amsterdam denince akla gelen önemli özelliklerden biri de cafeshoplarda 5 gr altında hafif uyuşturucuların kullanımının ve satışının yasal olması.

Nieuwe Kerk ve Oude Kerk , denizcilerin koruyucu azizine adanmış St NicolaasKerk, orglarıyla, saatleri ve kubbeleriyle estetik görünümlü, zarif ve mütevazi kiliseler. Ve beklediğim nehir gezisi;Birer kulaklık veriliyor, Türkçe anlatım var. Yarım ay veya U şeklinde uzanan ve birbirini çevreleyen onlarca kanal, her muhitte birbirinden son derece farklı manzaralar sunuyor.Kanallardaki evlerin birbirinden farklı stillerdeki güzel çatıları, rengarenk panjurları, en güzel kıyafetlerini giyip en tatlı şapkalarını takarak dışarı çıkan insanlar gibi. Kiremit yapıları dantel elbiseler sanki. Bence kanallarda gezerken evlerin cephelerine, çatılarına çok dikkat edin. Farklı çatı stilleri var ve her evin yapılış tarihi de üstünde yazıyor. 1600’lere giden tarihler göreceksiniz. Joordan bölgesinde ayrı bir tat alacaksınız, Orta Kanal bölgesinde ayrı.Nehir gezimizde izledigimiz cadde Joordan.Harika evler dizisi.İşçiler ve göçmenler için yapılmış.Guzelligini gorunce "waow" dedirtiyor.Bir kez

yıkılınca yeniden inşa edilmiş.Daha küçük yaşam alanlarına sahip bu evler şu an sanatçılarca da cok popülermiş.Evlerde tarih, süslemeler de dikkat çekiyor.Anne Frank ve ailesinin Yahudi soykırımından saklandığı ev de aralarinda.

Kanalların kenarlarında, köprü korkuluklarındaki sandallardan sarkan kırmızı, sarı, mavi çiçekler ve park edilen rengarenk bisikletler görüntüyü hepten sıcaklaştırıyor. Bir de kanaldaki kuğuların, kuşların varlığıyla bu rengarenk şehir insanı bakmaya doyamadığı manzaralarla kucaklıyor. Hollanda'nın yaklaşık yüzde % 38’i deniz seviyesinin bir ile yedi metre arasında altında.Hollanda’nın Tarım mucizesini dünyaca biliniyor, ancak Hollanda su ile mücadelesi ve su mucizesi tarımından geri kalmıyor. Mücadele değil aslında, onunla birlikte yaşamanın yolunu bulmak demeliyiz. Avrupa’nın en büyük limanına sahip olan ülke, aynı zamanda dünyanın en iyi altyapıya sahip ve en akıllı limanına ev sahipliği yapıyor.Ülkede 27 Bölgesel Su İdaresi (waterschappen) bulunmakta; bunlar, bulundukları bölgenin su bentleri, su seviyesi ve su kalitesi yönetimi ve denetimiyle görevli olup; günlük olarak 3.500 km’lik kıyı boyunca ülke topraklarının su taşkınlarından korunması sorumluluğunu taşıyormuş.Önceleri suları boşaltan yel değirmenleri, sonra buhar makıneleri, suyu tuzdan arındırmak, setler ve yaratılan verimli topraklar.Set anlamına gelen "dam" köküne Amsterdam, Roterdam, Volendam gibi yer isimlerinde sıklıkla rastlanıyor. Hollanda Parlementosu’nun ve Uluslarası Adalet Divanı’nın bulunduğu Lahey (Den Haag) bir bürokrasi ve siyaset şehri.Hollanda Hükümeti, başkent Amsterdam olmasına karşılık Lahey'de bulunuyor.Binnehof, hükümet binası, Vermeer'in İncili Kadın tablosunun bulunduğu ünlü müze Maurıtshuıs, kulesiyle Saınt James jacoubs kilisesi hepsi tarihi, özel binalar.

Sonrasında okyanus kenarı, o güzel esinti, midyeler, kocaman martılar ve deniz ürünleri; cici şehir Schevenıngen. Gezdiğimiz her yerde patates kızartması.Önce yüksek ısıya maruz bırakılan patatesler, ikinci bir işlemde düşük ısıda kızartılıyorlar: Sonuç enfes.Tabiki tanıdık marka Heineken ve burada diğer biralar seçebileceğiniz değişik alkol oranlarında ve tatta; çok güzeller.Biliyorsunuz buralarda sudan ucuzlar. Nehir gezisinde yüzen evleri daha yakından görüyoruz.Çiçekli, perdeli, şık. Amsterdam’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra alan darlığı nedeniyle ortaya çıkan, elektrik ve su tesisatına bağlı, sisteme kayıtlı, kendilerine ait posta kutuları olan ve atıklarını kanaldaki bir tesise boşaltan bu son derece estetik yüzen evler benim çok hoşuma gidiyor. Yaklaşık 2.500 yüzen ev varmış Amsterdam’da. Bana göre Amsterdam’ın en önemli özelliklerinden biri de bu. Çok estetik ve merak uyandırıcı buluyorum. Marken Amsterdam'a çok yakın. Marken'in önü deniz, Arkası kanallar, adeta sudan geçilmiyor... İşte setlerden birinin yanından geçiyoruz.Yoldan iki tarafını da gördükçe anlıyorsunuz; deniz tarafında oldukça yüksekte olan su, iç kısımda alçak.O zaman tüm anlatılanlar görsel olarak da anlaşılıyor. “Setsiz bir Hollanda düşünülemez. Onlar olmadan ülke bugünkünden üçte bir daha küçük olurdu, Lahey ince uzun bir kum adasında yer alırdı ve kimsenin Amsterdam ve Rotterdam’dan haberi bile olmazdı.”diyorlar.

Bir vakitler küçük bir balıkçı köyü ve adası olan Marken’e bugün ana karadan yol bağlanıyor.Ancak sivri çatılı ahşap, kendine has siyah, yeşil, bordo boyalı şirin ve ultra bakımlı evleri, çiçekleri, geleneksel kıyafetli insanlarıyla ciddi bir ilgi odağı. Keşke daha çok vaktimiz olsaydı da rahat rahat tadını çıkararak gezseydik diye düşündüğümüz bir kasaba. Burada Hollanda’nın “clog” yada klompen denilen geleneksel tahta ayakkabı imalatı yapılıyor. hala çiftçiler ve tarlalarda çalışanlar bu ayakkabıları kullanıyorlarmış çünkü çok dayanıklılarmış. Tahta ayakkabılar, sulak arazilerde ayaklarını kuru ve sıcak tutmak için köylüler tarafından kullanılıyormuş. Ayrıca sert olması nedeniyle çalışırken köylülerin ayağına çalı çırpı batmasını engelliyormuş. Hollandalılar “ayağını kuru tutmak” ve benzeri

atasözlerini sıklıkla kullanıyor. Gerçeğe uygun modelleri kadar, bu tahta ayakkabıların hediyelik onlarca uygulaması da var.

Marken’den Volandam, benim için öncelikle müthiş güzellikteki evleri, bahçelerinde çiçekleri ve bir sürü biblo, sonra sahildeki deniz ürünleri büfeleri demek Volendam.Hani "yeşil pancurlu, çiçekli evimiz olsun" tanımlaması vardır ya, aynen öyle; masal gibi.Denizde yelkenliler, tekneler, tepende su kuşları ve martılar, burnunda deniz mahsulleriyle karışan deniz kokusu… Ara caddelerinde dar kanallar arasında alçak ve bakımlı evleri, her yerden sarkan güzel çiçekler, büyük vazolar, tertemiz sokakları, yerel giysili sakinleriyle bir huzur cenneti.Bir sürü hediyelik eşya dükkanı var.Sahildeki restoranlarda balık yemeniz lazım. Çok taze her şey. Köyden ayrılıp, yol üstünde bir peynir evinde, yöresel giyinmiş bayanların anlatımında yapılışını öğreniyor ve Gouda deniyoruz.Pek çok çeşidi var, acılısı favorim.Hardal çeşitleri de sunuyorlar. Alçak ve sulak arazilerden suyu alıp başka bir noktaya transfer etmek için yel değirmenlerini kullanma fikri, dünyada en çok bu topraklarda işe yaramış. Bu amaçla kullanılan değirmenlerden ilki 15’inci yüzyılda Amsterdam’ın kuzeyindeki Alkmaar bölgesinde kayda geçmiş. Günümüzde ülke genelinde 1000 kadar yel değirmeni var ve bazıları bugün bile çalışır durumda. Roterdam, 2.Dünya Savaşında yerle bir olmuş, küllerinden yeniden doğmuş.Bugün ilginç yapılarıyla tam bir dizayn ve tasarım eseri olarak karşımızda duruyor.Dünyanın en geniş limanlarından birine sahip olan Rotterdam, dünya ticaretinde önemli bir role sahip olan Rotterdam Limanı’nın varlığı ile, hem ekonomik hem de kültürel yönden gelişmiş.Bir rampadan Erasmus Köprüsü üstüne çıkıp bakıyoruz ki büyüklüğü gerçekten etkileyici.Devasa mimarisi ve ilginç renkleriyle göz dolduran Markthall Binası ve karşısında yer alan 1970’lerde Piet Blom tarafından dizayn edilmiş Kübik Evler şehrin en göze çarpan binaları arasında.Şehir merkezinde 45 derecelik açıyla duran, altıgen şeklindeki ilginç kübik evler ağacı, hepsi birlikte de ormanı simgeliyormuş.Nasıl bakacağıma şaşırdığım bu güzelliklerin içini çok merak ettim, çok. Müzeler de yine çok fazla.

Royal Delft seramiklerini bilmeyen zaten yoktur. Biz Delft’e sadece seramikleri görmek için mi gittik? Hayır tabii ki.Tarihi 1075 yılına kadar uzanan, seramik ve antikalarıyla da çok ünlü olan güzel şehir Delft, güzel, yine kanallar içinde, antik evleri olan bir kasaba.Delf'i görür görmez sevdim.Sevimli, düzenli, temiz, işte bir kanal ve köprüden yürüyeceğiz.Biz etrafa bakınırken grubun köprüden geçtiğini görüp, hızlanıyoruz.Köprünün başında bir çan sesi ile rehberin seslenişini duyuyorum, "koşun köprü açılacak" Bu su ile yaşayan şehirde köprüler açılıyor ve tekneler geçiyor.Tam zamanında karşıya geçiyoruz.Köprü yarısından ayrılarak feribotun kapakları gibi yukarı kalkıyor.Tam bir seyirlik. Delft’te meydanda biraz soluklanabilir, civardaki kahve dükkanlarında kahve içebilir, elmalı turta, dondurma yiyebilirsiniz.Nieuwe Kerk, Oude Kerk, Stedelijk Museum Het Prinsenhof, 13. yüzyıla dayanan gotik kulenin yanındaki Rönesans stili Belediye Binası olan Stadthuis, Vermeer’in Evi görülmesi gereken noktalar arasınd

26 Mayıs 2025

ITALYA VE GÜNEY FRANSA 14-25.05.2025

Seyahat etmek bir kez kanına karıştı mı asla bir daha çıkmaz.” mi demisti biri?
 Bir soru daha; nefes almak mı yaşamak , nefesinin kesildiği anları tatmak mi? Tabiki de nefesimin kesildiği anları tatmak :))

 14_25 Mayıs2025 Otobüs ile İtalya&Güney Fransa Turu,, Gezenti Tur

 1.gün yol...1116km, 24 sa sürecek, Karsıyaka' dan otobuse alıyorlar bizi, yol uzun...

 2.gün , Yunanistan dayız; ,Kavala da Annastasia da kahvaltı molası ve bademli kurabiyelerin tadına bakmaca sonra ,Selanik: Aristo meydanı,( Aristo Tarsus'luymus) Beyaz kule,kordon,Döner Kule,Aya Dimitris Katedrali,Büyük İskender heykeli ve Atamızın evi gezi noktalarımız, Atamızın evi tadilatta olunca daha önce bir kaç kez geldiğimizden, rehberden rica ettik, şehrin kuzeyinde otobusten inip, bu kez de buraları kesfettik ve kendimize bir ızgara ziyafeti çektik. hem de sadece 10$ a.Meydanda buluşup To Dixtu da taverna yemeği sonrası, 5saatte İgomenitsa limanına geldik. İgnomenista dan Bari ye Grimaldi feribotu ile geçeceğiz; oda aldık, fırtınalı; sallansak da çok yorulduğumuzdan uyuduk. 


3.gün,Bari den Roma ya otobusumuz ile hareket 430km . Saatler burada Tr den 1 sa. geride.
NAPOLİ'ye geliyoruz: Vezüv yanardağı eteklerindeki Napoli çok kalabalık , İtalya'nın 3.buyuk sehri.Crusslerin biri devasa 6400 kişilik Kuzeydekiler Napoliyi sevmezmiş,çunku herşeyi devletten beklerlermiş. Piazza del Plebiscito, Özgürlük meydanı,Dört bir etrafı mimari eserlerle kuşatılmış bir meydan,bizi tarihin sahnelerinde uzun bir yolculuğa sürüklüyor İspanyol caddesinde küçük renkli pizzacilar ile de günümüze çağırıyor. Şehrin en yüksek noktasında, bir tepe üzerinde inşa edilmiş; Orta çağ döneminden kalan kalesi var. Ve deniz ürünlü pasta&pizza sonrası yola çıkıyoruz. Romadayız, otelimiz çok güzel, 2gece buradayız: H10 Roma Citta otel *4.gun Roma; çok yerde, Dişi bir kurt heykeli ve kurtun beslediği 2 çocuk görüyoruz. Bu çocuklar Romulus ve Remus. Efsaneye göre, Nimutor’un kızı Rea Silvia’nın iktidara geçebilecek 2 çocuğu olan bu meşhur zatlar, Amulius tarafından Roma’nın içinden geçen Tiber nehrine , anneleri ise hapse atılır ve bu 2 çocuk meşhur kurt tarafından büyütülüp, beslenir. Sonrasında Romulus ve Remus intikam almak için geri dönerler ve Roma’nın hükümdarları olurlar. Savaşlar ve kavimler göçü derken, Roma 395 yılında ikiye ayrılmış. Önce 476 yılında Batı Roma, 1453 yılında Doğu Roma, ki o da 16. yüzyıldan sonra Bizans olarak bilinir olmuş, yıkılmış. 1861’de İtalya Krallığı kurulduktan sonra Roma, İtalya’nın başkenti olmuş ve 1946 yılında ise Cumhuriyet ilan edilmiş. Bizden tam 23 sene sonra o meşhur İtalya’da Cumhuriyet ilan ediliyor.Canım Atam. İlk duragimiz Vatikan ve San Pietro Katedrali 136 m lik kulesiyle, görkemli, hac şekilli bir yapı ,apsisin iki yanında şapeller tam ortasında görkemli bir sunak var. Michelengelo heykelleri ve tablolariyla bu yapıyı unutulmaz ve görkemli kilmiş. Vatikandan çıkıp Melekler Koprusu ve Katedralini izliyoruz..Melekler Kalesine Cem Sultan hapsedilmiş. Yolda Churc of Seint Augustio'ya giriyoruz. Piazzo del Popollo.: Ortada Mısır dan obelisk ve çevresi harika binalar, 2 simetrik kubbeli yapi bunlar: ikiz kiliseler Santa Maria in Monte Santo Kilisesi ve Santa Maria dei Miracoli Kilisesi . Bu iki kilise de Roma'nın en güzel kiliseleri arasında... _Pantheon; Bütün Tanrıların Tapınağı” anlamına gelen Pantheon, İmparator Hadrian tarafından, M.S yaklaşık olarak 2. yüzyılda bir pagan tapınağı olarak inşa edilmiş.Gunumuze kalmış tüm Roma yapıları içinde dünyanın en iyi korunmuş olanı. Hatta Roma’dan günümüze kalmış en eski beton kubbeli bina. Hemen önünde, Barok dönemin en usta mimarlarından olan, Gian Lorenzo Bernini tarafından yapılan, ortasında Roma döneminden kalma bir obeliskin bulunduğu Dört Nehir Çeşmesi dünyanın dört büyük ırmağı olan Nil, Rio de la Plata, Ganj ve Tuna’dan ilham alarak tasarladığı bir çeşme. Meydan barok tarzının baş yapıtı olarak kabul edilmiştir. Venedik Meydanı ve Vittariano zafer anıtı veya Vittorio Emanuele II Anıtı, Meydanda, binanın hemen onunda bulunan anıt, neoklasik mimari özelliklerin görülebileceği, 135 metre genişliğe ve 70 m yüksekliğe sahip meydan adını Venedik elciliginden almiş. Anıtta bulunan 2 çeşme, Adriyatik kıyısındaki San Marco Aslanını ve Tiren Denizi kıyılarını temsil ediyor. Roma tarihini tamamen kapattığı, hem de Roma’nın tipik taşı travertenden değil de beyaz Brescia mermerinden yapıldığından bu anıtı Romalılar pek sevmezmiş. Anıt Roma Forum alanının tam merkezinde. Gerçekten burayı gezince, kalintilari bölüyor, ama gezerken oldukça etkileyici bir yapı. Anıt binanın, Bergama’dan Berlin’e götürülen Zeus Altarı’ndan esinlenerek yapıldığı söyleniyor. Kabartmalarda savaşlar anlatılıyor. “Mahşerin 4 atlısı” denilen heykeller binanın iki tarafında üst bölümlerde yer alıyor. İspanyol merdivenleri: Merdivenleri'nin yapım amacı üst bölümünde yer alan Trinita dei Monti Kilisesi'ne meydandan ulaşım sağlamaktır. Merdivenlerin alt kısmında bulunan meydanda İspanya Elçiliği oldugundan zamanla İspanyol Meydanı adıyla anılmaya başlamış. 135basamak önünde Fontana della Barcaccia (Eski Gemi Çeşmesi) Barok tarzında yapılmış bir tatlı su çeşmesi. Roma suyu tazyiki cesmeden fışkırmaya yaterli olmayınca, ortasından akıtmışlar. Aşk çeşmesi(Fontana di Trevi) : Çeşmenin isminin hikayesi, İtalyanca’da 3 Yol anlamına gelen Tre, Vie kelimelerinin birleşimi ile oluştuğu üzerinedir. Bir diğer rivayete göre ise ismini Roma İmparatorluğu zamanında askerlere su kaynağı göstermiş olan bakire Trivia’dan almış .Çok kalabalık ;çeşmenin önüne sıralar halinde giden şeritler çekilmiş, ya bunlardan yürüyecek yada bunların dışından izleyip fotograflayacaksiniz. Rivayet doğru çıktı, çesmeye zamaninda bir bozukluk atmıştım ve tekrar gelebildim:)Klasik ve Barok mimarisinin karışımı olarak karşımıza çıkan çeşme, iki deniz tanrısının arasında bir deniz kabuğu üzerinde duran tanrı heykelinden meydana gelmektedir. Bunun yanı sıra çeşmede farklı kabartma ve motifler de var . Trajan Formu'nu geziyoruz.Buyukce bır alana yayılmış, kırmızı kıremıt gıbı taslardan olusan yapılar, çalısmalar suruyor gibi görünüyor, yukardan izliyoruz. burası Roma nın son imparatorluk meydanı. Kolezyum ya da Flavianus Amfitiyatrosu , en sevdiklerimden biri daha; burası İtalya'nın başkenti Roma'da bulunan dünyanın en büyük amfitiyatrosu. Roma İmparatorluğu yıkılana kadar halk eğlenceleri, oyun ve savaşların yapıldığı bir amfitiyatro olarak kullanıldığı bilinir.Maddelerle yazayım;
 *Kolezyum yapılmadan önce yapı alanında bir gölün mevcut olduğu söylenir. Yapının inşası için gölün kurutulduğu ve ardından Kolezyum’un imar edildiği bilinir. 
*Kolezyum’un 100 gün 100 gece süren büyük bir şölenle açıldığı tarihi kaynaklarda yer alır. *Kolezyum yapıldığı tarihe göre önemli bir mühendislik başarısı olarak görülür. Tahmini olarak yapının inşasında 60.000 ile 100.000 arasında işçinin çalıştığı belirtilir. 
*Karmaşık planlı ve devasa bir yapı olmasına rağmen Kolezyum, inşa edildiği dönemin yapım tekniklerine göre oldukça kısa sürede tamamlanır.
 *Toplamda 50.000_80000 seyirci ağırlama kapasitesine sahip Kolezyum simetrik planı, kemerli ve dairesel kat silmeleri, taş ve mermer bezemeleri ile döneminin en ihtişamlı yapıları arasında yer alır. *Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra yağmalandığı için önemli ölçüde hasar gördü. *Günümüzde yapının 3’te 1 yıkılmış olmasına rağmen hala dünyanın en nadide yapı örneklerinden biri olarak kabul edilir. 
*Kolezyum adı ise yapıya sonradan verilen bir isimdir. Yapıya bu isim Kolezyum'un hemen yanında bulunan, Roma Kralı Neon’un bronz heykeli sebebiyle verilmiştir. 
*Döneminin en yüksek yapılarından biri olarak kabul edilen Kolezyum, 184 metre uzunluğunda ve 156 metre genişliğindedir. Yapı yüksekliği ise 48,5 metredir. 
*Görkemli yapının altında, yer altı tünellerinin bulunduğu da Kolezyum hakkındaki önemli iddialardandır.
 *Binanın tüm cepheleriyle birlikte toplam yüzölçümünün 6 dönüm olduğu bilinir.
 *Yapının inşasında traverten taşının kullanıldığı ve malzemenin Kolezyum’a 32 km uzaklıktaki taş ocaklarından çıkarılıp getirildiği tahmin edilir. Yapıda toplamda 100 bin metreküp taş kullanıldığı kaynaklarda yer alır. 
*Kolezyum, Hypogeum olarak bilinen bir alana inşa edilmiştir. 
*Kolezyum’a giriş için 80 farklı kapı kullanılabilir. Günümüzdeki stad etkinliklerinin aksine Roma Dönemi’nde Kolezyum’da düzenlenen eğlencelerin ücretsiz olarak düzenlendiği bilinir. 
*Antik Roma döneminde Kolezyum’da gerçekleştirilen eğlencelerin iptal edilmemesi için çok güneşli veya yağmurlu günlerde yapının çatısı velarium adı verilen bir örtü kapatılmıştır. 
*Kolezyum’da gerçekleştirilen son gladyatör savaşları 435 yılında gerçekleştirilmiştir. 
*Yapı, farklı tarihi dönemlerde 4 deprem ve 3 yangın görmesine rağmen günümüze ulaşmıştır.
 Circus Maximus (hipodrom):Colleseum'dan yürüyünce gördüğümüz Circus Maximus, Roma'da antik bir hipodrom ve kitlesel eğlenceler için toplanma yeriymiş . Roma'da, Aventine ve Palatine tepeleri arasındaki vadiye inşa edilmiş olan yapının bulunduğu alandan başlangıçta Roma'nın Etrüsk'lü kralları tarafından halk oyunları ve eğlenceler için faydalanılmış. Yürüdükçe neler keşfettik, top. 15km yurumusuz. Otelimiz, Monte Martini semtindeydi,circus maxımusa cok yakın: Sabah kahvaltısı muhteşemdi, tatlıya doyduk. Sufleler( aklınıza sadece çikolata gelmesin, sütlü tereyağlı içinden akışkan krema çıkan her tatlı,tuzlu sufle), ekler, turta, cruasan... Çarşıda da bu ürünlerle dolu yerler var, tabii tiramisu ve gellato yani dondurma, hepsi önce görsel bı şölen,sunumlar harika.

 5.gün:Floransa ya hareket 275km 3.5sa Toscana bölgesindeyiz Önce Siena turu :Camollia kapısından şehre yürüyerek giriyoruz . Palio caddesi eğimli. Siena surlarla çevrili bir düklük.1215 yılı Etrusklerden kalma tarihi blok blok taş sokaklar, küçücük şık dükkanlar.Duomo Katedrali gotik tarzıyla göz kamaştırıyor yanında çan kulesi, dar güzel evli sokaklardan geçerek vaftizhane;. Beyaz/ siyah kare yapı .Buradan meydana iiniyoruz.Saat kulesi muhteşem.Kırmızı bir yapıyla ,evler de kırmızı kiremit ve yeşil ahşap pancurlu. 1sa yoldan sonra Floransadayiz. Michalengelo Tepesinden, tüm şehri, manzarasını izliyoruz. Floransa, (Leonardo, Boticelli(Venüs'ün doğuşu) Michelangelo, Macchiaveli, Donatelo ve Dante gibi önemli bilim insanlarına ve sanatçılarına ev sahipliği yapmış oldukça önemli bir şehir. Ve Floransa deyince ronesansin doğuşu (15_16.yy. )akla gelir Medici ve Uffici ailelerinin sanata, sanatçıya; dolayısıyla ronesansa katkısı buyuk... Arno nehri ve Ponte Vecchio köprüsü (fotoğraf için güzel) Burası Dünyanın 4 carsili köprüsünden biri(2. Bursa da İrgandi 3_Venedik(Ponte di rialto) 4.Bulgaristan) köprüde sağlı sollu dükkanlar dizili.Aslında köprü, Uffici ailesinin saraylarına kimseye görünmeden gitmelerini sağlayan bir gecitmis. Ufizzi galerisi: ufizzi İtalyanca da ofis kelimesinin çoğulu,burası 1500 lerde Medici ailesince ofis olarak yaptırılmış,sonra müzeye,sanat galerisine dönüşmüş . Dış duvarında dönemin ünlü sanatçıları, müzisyenleri, mimarlarının büyük heykelleri var . Mazzini Ailesi’nin şehirdeki ilk sarayı olan Vecchio, yıkılan Uberti Ghibelline kulelerinin kalıntıları üzerine yapılmış. Zamanında grandükleri yönetmek için bir merkez haline de gelen saray, Mazzini Ailesi’nin ikametgahını yeni saraya taşımalarının ardından “Eski Saray” anlamına gelen bu ismi almış. Sarayın tam giriş noktasında da Michelangelo’nun Davut Heykeli’nin bir kopyası yer alıyor. Aslı , Galleria dell’Accademia’da.. Floransa politik tarihi açısından da ayrı bir öneme sahip olan bu saray, şu anda bir müze. Santa Maria del fiore katedrali(Duomo):Burada Giotto(inşa eden kişinin ismi) nün çan kulesi,414basamakla cikiliyormuş..Santa Maria del Fiore, hem şehrin sembolü hem de Floransa’nın gerçek bir Rönesans şehri olduğunun en büyük kanıtı. 5 farklı bölümden oluşan bu katedral bir kompleks. San Giovanni Battista vaftizhanesi: Katedralin önünde sekizgen bir yapı .. Signoria sarayi ve meydani(Piazza della Signoria Vecchio Sarayı’nın da bulunduğu meydan Floransa’nın en önemli meydanı. İsmini Signoria olarak bilinen şehir konseyi döneminden alıyor. Herkül heykeli ve Davut (yada Apollon) heykeli de Michelengelo' nun. Michelangelo’nun Profili: Herkül ve Cacus heykelinin arka tarafında, Palazzo Vecchio’nun cephesine oyulmuş bu erkek profilinin, sanat tarihçileri Michalengelo’ya ait olduğunu öne sürüyorlar. Neptün çeşmesi ; Meydanın tam merkezinde bulunan çeşme, 1500’lerde bir su kemerinin açılışını kutlamak üzere, Bartolomeo Ammannati tarafından yapılmış. İlk yapıldığında hiç beğenilmemiş. Çeşmede dört tane at, deniz tanrısı Neptün’ü (Poseidon' u)çekiyor ve etraflarında da deniz kızları ve erkek deniz tanrıları bulunuyor.Karşıaki köprüden Ponte Veccihi köprüsunün güzel fotolari cekilebiliyor. Burada Ares' in de bronz heykeli var . Geceleme Monte Catini Terme'de, otelimiz Grand Hotel Tamerici , nasıl güzel bir oda,adeta 1+1, antika ahşap sifoniyer,çalışma masası ve dolaplar, mobilyalar,yatak örtüsü halılar ve perdeler turkuaz,sarı yaldız desenli ottomon ve takım. 

6.Gün 423km, 5.5 sa suruyor 
Pisa: Kulesi, Orta Çağ'da inşa edilmiş. Aslında Pisa Katedrali'nin çan kulesi olarak tasarlanmış. Kule, eğik duruşu nedeniyle dünya çapında büyük üne kavuştuğundan her yıl milyonlarca turist çekiyor. Yapımı 1173 yılında başlayan kulenin tamamlanması yaklaşık iki yüzyıl sürmüş, yapım süreci boyunca da pek çok mimari sorunla karşılaşılmış. Pisa Kulesi'nin en dikkat çekici özelliği, temelindeki zayıf zemin nedeniyle eğik şekilde durması. Kule, sekiz katlı olup yaklaşık 56 metre yüksekliğinde. Beyaz mermerden yapılmış olan yapı, Romanesk mimarinin en güzel örneklerinden Şehrin tarihi merkezi Piazza dei Miracoli, yani 'Mucizeler Meydanı' olarak bilinen alandaki kule, aynı zamanda Pisa Katedrali ve Vaftizhane ile meydanda bulunan üç ana yapıdan biri.Pissa bir şehir devleti. Portifino gezisi için 25€ vererek teknemizde yerimizi aldık.Kisa bir yolculuk ile kartpostal gibi bir doğal körfeze girdik, masmavi sular, tekneler,yatlar ve sevimli renkli Portifino. Kıyı boyunca dizilmiş cafeler, restorantlar, minik dükkanlar, üzerlerinde o güzel evler.Ara sokaklar, körfezin dayandığı dağa yerleşmiş dolana dolana evlere,kiliselere çıkıyor. Evler öylesine yeşil içinde ki aşağıdan farkedilmiyor Her yer doğa, her şey ona uygun. San Remo da Otel Aristo Monte Carlo da geceleme.

 *7.gun; Nice_Cannes&ST.tropez._San Remo, 55 km mız var..
 Monte Carlo yu geçtikten sonra İtalya-Fransa sınırını , sadece Fransa yazısıyla geçtiğimizi anladik. Monaco da Monte Carlo, çok sayıda kumarhane, büyük şirketler ve liman şehri olduğundan zengin. Tünellerden geçiyoruz üzerimizde şehir var.Kucuk bir ulke düz alanı çok az .Şehrin altı tünellerden oluşuyor, çok yerinde doğal halde, araç yolları, döner adaları, levhalariyla labirent gibi.Hatta araçta yüksekliğe dikkat etmek gerekti. Sn Nicolas kilisesi, saray, liman gezeceğiz derken, Formula yüzünden yolları kapatmışlar, otobusumuzu gecirmediler.Turu yapamadik.
Nice dogru yola çıktık. Güney Fr. Cote d'azure (Fransiz Rivierasi,mavi kıyı) Nice'e gelince Franciscan Manas Cimiez tepesinden kuş bakışı Nice Cote d'Azur'un masmavi suları, Baie des Anges (Melekler Körfezi) üzerinde yer alan Fransız Rivierası'nın kültür başkenti olan zarif Nice için çarpıcı bir fon oluşturmuş.Burayı görmedik ama palmiye ağaçlarıyla çevrili, 6 kilometrelik bir alanmış ünlü Promenade des Anglais. Chagall,Matisse,Renoir burada yaşamış. Rus Kilisesi ve Matisse Müzesi de bu şehirde. Bu arada Nice’i de bizim Foça’lilar kurmuşlar. Marsilyaya yerleşip Nice'i almışlar, adını zafer tanrısına itafen koymuşlar. Denize paralel eski çarşısı dar bir sokak ve dükkanlardan oluşuyor. Ünlü meydanın mimari aynı olunca Selanikteki Aristo meydanının kopyası da burada : Massena Meydanı, siyah beyaz yer bir yer döşemesi olan, Jaume Plensa’nın hava kararınca rengarenk aydınlatılan ikonik oturan adam heykelleri ile süslü, Apollon’un dev bir heykeli ve etrafı çeşitli cafe ve restoranarla dolu Nice‘nin en ünlü ve turistik meydanı. Mc Donalds bu harika sahile bakıyor, bir yağmura yakalanıyoruz, yemek ve bişiler içmek için kurtarıcı oldu.
 Sonra Cannes'e yolculuk... Cannes, Fransız Rivierası'nın en ünlü şehirlerinden biri. Fransa'nın güneyinde yer alan ve özellikle bahar aylarında dünyaca ünlü Cannes Film Festivali'nin organize edildiği küçük zengin bir şehir.Bu yıl 78.yapildi. platformlar hala duruyordu, ama yağışlıydı. Geceleme yine San Remo'da, otelin yanında büyük bir market var, yemek ve şarap için yararlanıyoruz Denize bakan balkon keyfi ile dinlenme . 

8.gun Milano' ya hareket 317km 4 sa. 
Yolda Como ve Lugana Gölü ne ugruyoruz.Alp dağları karsimizda yemyeşil, bazı yerlerde mavi uzaniyor. İsviçre sınırında İtalya'nın Como Gölü , 165km 2, oldukça büyük, Alplerde ünlülerin villaları varmiş. Daglardaki villalara funikuler var. İsviçre sınırı denilen yer, aynı şehrin ortasından geciyor.AB nedeniyle geçişler kolay, kontrol bile yok.Aslında yetkileri varmış, bir polis durdurdu sadece 1kartondan fazla sigara var mı diye sordu ; rehber yok deyince, guvenle, kontrol etmediler.
 İtalyadan İsviçre ye geçiyoruz: Lugano Gölündeyiz ; Como Golunden küçük ama harika manzaralar yakaladık. Yağmur var, yemyeşil Alpler hava nedeniyle lacivert oldu. Lugano Golünü daha çok sevdim. Lugano şehri özgü düzen,temizlik ve sessizlik içinde, insanlar nezih ve kibarlar, çok şıklar, ünlü mağazalar ve sokaklar,caddelerde güzel kliseler. 
Milano ya doğru yola cıkıyoruz. Milano deyince tabıı ki Doumo katedrali, Bu görkemli ortaçağ Katedrali kentin kalbinde. İnşasına 1386’da başlanmış1965 senesinde tamamlanmiş. Milano’nun simgesi ve Avrupa’nın 4. büyük katedrali olan yapı, 12.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor.135 kuleden oluşan Duomo Katedrali’nin yüksekliği 157 metre ve üzerinde 3500 civarında heykel olduğu söyleniyor. Katedralin en yüksek noktasında som altından yapılmış Madonnina Heykeli (Küçük Madonna) bulunuyor. Meydanda yer alan bronz Vittorio Emanuele heykeli güvercinlerle dolu. Buenos Aires Bulvari Milano daki en uzun alışveriş caddesini yürüyoruz. 
Galleria Vittorio Emanuelle ise; dünyada meşhur alışveriş merkezi ve modanın kalbi. Ve dünyadaki en eski ve tarihi alışveriş merkezlerinden biri. 1865 yılında Giuseppe Mengoni’nin tasarladığı binanın zeminindeki mozaikler sanat, tarım, bilim, farklı kıtalar gibi öğeleri temsil ediyor. Ayrıca cam kubbe tavan da özellikle o dönem için özgün ve yenilikçi.
 Piazza della Scala Meydanı’nda La Scala Opera Evi , dünyanın en büyük tiyatro binası La Scala. Milano llombardiyali bankerler yüzünden zengin bir sehir. 
Santa Maria delle Grazie Kilisesinde Leonardo Da Vinci’nin 15. yüzyılda çizmiş olduğu “Son Yemek” nin olduğundan söz ediyor rehberimiz . Milano' yu da çok sevdik. Geceleme Milano"da, Da Vinci Milano Otel 'de..

9.gün Milano"dan, dan Verona sonra Venedik e hareket267km3.5sa. ... 
Önce 2.5 sa sonra Veronadayız. .Citta Antica” bölgesi adından da anlaşıldığı gibi kiliseleriyle, meydanlarıyla, saraylarıyla şehrin en tarihi bölgesi. Piazza dei Signori, Lamberti Kulesi’nin yükseldiği Piazza delle Erbe, Casa di Giulietta ve gladyatörlerin ölümüne savaştığı Verona Arenası hep bu bölgede. Verona, deyince, Romeo Juliet akla geliyor ve tabii Dante ve İlahi Komedya.. 
Juliyette nin balkonuna doğru yürürken şehrin eski dokusunda ayrıntıla anlatılıyor . Ufizzi nin heykelinden geçiyoruz.Romeo' nun serenad yaptığı baklona, kapalı kemerli bir yapıdan sırayla gecerek, küçük bir alana ulaşıyoruz. juliyet in bir heykeli var.Sol göğsünden tutunca dileğiniz gerçeklesirmiş. Buradan çıkıp, sağa dönünce meydana geliniyor, ilahi komedya da burda yazılmış , çan kulesi, ortada Dante nin heykeli .Yagmur başlıyor.
 Piazzo Erba Meydanına yuruyoruz, kolezyum burada Ufizzilerin mahallesinden geçiyoruz.Verona yangınında bu mah de yanmış, Ufizziler yanan evleri satın alıyor ve yeniliyorlar. Bu da collesiyumun ve tarihi dokunun korunmasını sağlamış .Tarihi atmosferi ve gladyatörler çağına ışınlayan arenası Coleseum, Romanınkinden küçük. 2 katı ayakta, bir bölümünde 3.kat gorunuyor, içi şimdi konserler içinkullanılıyormuş. Verona Adige Irmağıyla 3 tarafı çevrilen romantik, güzel şehir...
Yol boyunca asma bağları öyle çok ki.. Bu gün yine yagmur var, neyse ki gezmemize olanak verir şekilde yağıyor.
 Trancetti 'den  vaporetto ile geçiyoruz. 
Venedik :La Serenissima denir, en mutlu huzurlu yer anlaminda. Venedik, kuzeydoğu İtalya'da birbirinden kanallarla ayrılmış ve köprülerle bağlanan 118 adanın üzerine kurulu. Şehir, kıyı şeridi boyunca uzanan Venedik Lagünü'nde, Po ve Piave nehirlerinin deltaları arasında.
Venedik, mimarinin ve denizciliğin doruk noktası.Venedik’in sular içindeki kanallı yapısı onu herhangi bir savunma kalesine bile ihtiyaç duymadan düşmanları tarafından fethedilemez kılıyor.  Venedik’teki yapıların böylesine sulu ve zorlu bir coğrafya’da binlerce yıldır ayakta kalmasının nedeni ise temellerine çakılmış ahşap kazıklar. Bu kazıklar binaların temellerini sudan yüksekte tutarak çürümelerini engelliyor ve ömürlerini uzatıyor.
Deniz şehirleri kilise, vaftizhane ve can kuleleri ile de birbiriyle yarışmış.San Marco meydanı, San Marco Katedrali, Dükler Sarayı, Çan Kulesi, Büyük Kanal, Rialto Koprusu (Venedik'i. doğu ve batısına bakmak, güneşi doğurup,batirmak), diğer köprüler, kanallar, gondollar ve doyumsuz manzaralar, anlar..
Venedik’te İncil’in de 4 yazarından biri olan Aziz Markus çok önemli. Hatta kendisi şehrin koruyucu azizi. Bu önemi kendisinin adıyla anılan bazilikasından ve meydanından da anlayabilirsiniz. 
San Marco'nun çan kulesi, yaklaşık 99 metre yüksekliğinde, bir zamanlar gemiler için bir deniz feneri olan bir sivri uçla taçlandırılmış, etkileyici bir kare planlı kule.
 Sütunlardan biri ve dört bronz at heykeli 1204 Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis'in yağmalanmasının ardından Dük Enrico Dandolo emriyle Venedik'e getirilmiş. 1254 yılında San Marco Bazilikası ön cephesindeki teras kısmına yerleştirilmiş. Oldukça hacimli ve ağır yapıtlar, şaka gibi. Vaftizhanede 4 İncil yazarı, Türk tüccar freskleri çok renkli ve canlı. Venedik, sevdiğim; aynı güzellik ve renklilikte yine.İlk geldiğimde inşallah yine gelirim demiştim.İkinci gelisimde de böyle dilemisim demekki:)bu 3.gorusum💜 Geceleme Venedik Mestre'de Hotel San Giuliano..

 10.gün : Sirbistanin baskenti , Belgrad 'a hareket 767km 8 saat Slovenya,,Hirvatistan, Sirbistan... Slovenya nin başkenti Ljubljana(Lubyana)dayız. 270000 kişi yaşıyor; galeriler ve müzeler, opera binası ilk dikkat çeken binalar.
 Presen Meydanında;romantik şair Preseren başının üstünde çıplak bir peri şairin kafasına defne yapraklarından bir taç tutmakta, 1905 yılında yapılan ve Fransiskan Kilisesi’nin karşısında bulunan heykele tutucu Katolik din adamları büyük tepki göstermişler. Vali ve piskopos, kilisenin girişine ağaç dikerek kiliseden çıkan cemaatin çıplak kadınla karşılaşmasını önlemek istemişler.Şair heykelinde dümdüz bir noktaya bakar sekilde. Bu karşıdaki binanın duvarı üzerinde duran, bir türlü kavuşamadığı Julija Primi’nin balkonu, geceleri buraya Preseren ışıkla yansıtılıp,iki sevgilinin kavuşmasını sagliyorlarmiş. 
Sava Nehri’nin bir kolu olan Ljubljanica nehri, etrafı yeşilliklerle dolu bir mavilikle güzelliğine güzellik katıyor Triple köprü; mermerden yanyana, ejderha köprüsü başında ve sonunda şehrin simgesi ejderleriyle sevimli.Cobbler’s Köprusu sütunlarıyla ünlü.
Nehrin iki yaninda harika binalar, magazalar, cafeler siralanmis.Rehber nehir kiyisinda bira patates keyfi yapmamızı önerdi .
 (Rehberimiz, Baku deki heykel, altın postve büyücü Medea'nin hikayesini anlatti.) Söylenceye göre, Yunankahramanlarından Jason, Kral Aites’i yener, kralın kızı olan sevdiği kadın Medea (çocuklarını öldüren)ve Argonotlar (altın arayıcıları) ile birlikte güneye Ege Denizi’ne gitmek isterken, yanlışlıkla Tuna Nehri‘nin kuzeyine doğru yol alırlar. Tuna’nın bir kolu olan Sava’nın etrafından Lubliyana Nehri kaynağına varırlar. Lubliyana Nehri kıyısında konaklamaya başlarlar. Zamanla Argonotlarla birlikte kurduğu köyde kalan Jason bir gece nehirden ağzından ateşler püskürten bir canavarın uçtuğunu görür. Köyün yarısını ateşe veren ejderha, Argonotların bir kısmının yanarak bir kısmının ise canlarını kurtarmak için kendilerini attıkları nehrin sularında boğularak ölmelerine neden olur. O gecenin ardından Jason canavarı öldürmekten başka bir çaresi olmadığını anlar, Lubliyana Nehri’nde kendisini bekleyen dev ejderha ile çarpışarak onu yener ve bu güzel şehre Medea ile birlikte yerleşen ilk insan olur Jason. Bu nedenle de ejderha şehrin sembolü olur.Güzel şehirdi.. 
Hırvatistan üzerinden akşam saatlerinde Belgrad "a ulaşıyoruz. Geceleme Sırbistan' in başkenti Belgrad 'da. Tur bir restoranla anlaşmış, orada akşam yemeği yiyoruz,saat 21.30. Güzel binalarla çevrilicaddesini de yeniden görmek varmış.

 11. Gün Dönüş :
 Belgrad'dan Bulgaristan in başkenti Sofya ' ya geliyoruz.AB ne geçmediğinden € geçmiyor. Saatler Türkiye saati ile aynı. Sofya'yı daha önce gezmiştik.Bu nedenle serbestçe gezip, lokal tatlar deniyoruz. Yine altın yüzlü Sofya heykelinde toplanıp, yola koyuluyoruz.
İzmir'e hareket ve yol 1300km, 20 sa. molalarla nerdeyse 24 saati buluyor.Uykulu uykusuz Türkiyemizdeyiz... 
İstege bağlı, Edirne de ciğer molası veriliyor... Aklımda böylekalacaksın güzel gezim. Somon ve sarı eski yuzyıllardan ama bakımlı, sevimli evler, her yerde yemyeşil ağaçlar içinde, dokuyu bozmayan, yeşili korumuş mimari, kiliseler görkemli. Rahat, şık, birbirine saygılı insanlar; tarihi yapılarıyla şehirleri korumuslar. Yollar bile bazen köylerin,şehirlerin üzerinden ayaklar üzerinde yükselerek, bazen de tünellerle dağlardan geçiyor, gidiş geliş şeritleri ayrı ayaklar üzerine bölünmüş, çünkü oldukça yüksek ; buralarda şehirlerin panoramik görüntüsü harika. Caddeler, sokaklar temiz, korna sesi yok.Her yerden yükselen mis pizza, makarna, cruasan kokuları, tatlılar ve şaraplar ayrı bir şölen. Derede, ırmakta bol su, yüksek ve geniş köprüler. Tarlalarda yemyeşil buğdaylar; makarna, un olacak.O güzel şaraplar için üzüm bağları unutulmaz: Göz alabildiğine düzenli, budanmış, çok yeşil . Dönüşte kıyıları süsleyen deniz geçiyor, uykulu gözlerimden...